1997 yılı... Almanya’nın Berlin kentindeki Türk Cemaati’nde Yönetim Kurulu seçimi tartışmaları var. Seçimlerden mağlup çıkan eski başkan Mustafa Turgut Çakmakoğlu ile yeni başkan Sabri Atak, herkesin gözleri önünde, cemaate zarar veren bir kavgaya tutuşmuş. Kimse söylemiyor ama herkes biliyor: Kavganın gerekçesi, Berlin Senatosu’nun verdiği ödeneklerin kontrolü.

Türk basını, cemaate zarar verebilecek bu tartışmayı çok da büyütmüyor elbette; Hürriyet gazetesinde ufacık bir haber çıkıyor. Ama ne gam! Türk Cemaati öyle önemli bir kurum ki, dönemin koskoca Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreteri, Ankara’dan hemen uçağa binip Berlin’e geliyor; muhatapları bir araya topluyor; sorunu çözüp gözü arkada kalmadan Ankara’ya dönüyor.

Rosa Luxemburg Vakfı’nın Hessen Eyaleti yöneticilerinden ve gazetemiz yazarı Murat Çakır, bu anekdotu anlattıktan sonra soruyor: MGK’nin bol yıldızlı paşası, Türkiye’de başbakan kabilinden olan MGK Genel Sekreteri, hangi ulvi amaçla bu “sıradan” dernek sorununu çözmek için Berlin’e kadar geliyor?

O dönemde bu soru, Almanya Federal Parlamentosu da dahil olmak üzere birçok resmi merciye de yöneltilmiş, ancak hiçbir sonuç alınamamış. Her ne hikmetse, koskoca MGK Genel Sekreteri’nin sebeb-i ziyaretinden kimse haberdar değilmiş!


MHP, desteği CDU’dan aldı

MHP’nin Almanya’daki örgütlenmesi, 60’lı yılların sonlarına rastlıyor. 1969’da MHP Kurultayı toplanıyor; 9 Nisan 1973’te ise Kempten şehrinde parti kaydı gerçekleştiriliyor. 1976’nın Temmuz ayı sonuna kadar, Almanya’nın Siyasi Partiler Kanunu’na da aykırı olmasına rağmen yürütülen parti çalışmaları, 17-18 Haziran 1978’den itibaren Hessen Eyaleti’ne bağlı Schwarzenborn kentinde kurulan Türk Federasyonu çatısıyla devam ettiriliyor. 1987’ye kadar birleşik bir hareket olan federasyon, bu tarihten sonra çeşitli yönelimlere bölünüyor.

Murat Çakır, “Faşist MHP, o dönemde örgütlenme desteğini doğrudan CDU’dan aldı“ diyor ve devam ediyor: “Özellikle Rheinland-Pfalz Eyaleti İçişleri Bakanı Schwarz üzerinden ilişkiler geliştirildi. Enver Altaylı, Lokman Kundakçı, Musa Serdar Çelebi gibi adamlara alan açıldı. Bunun temel nedenlerinden biri, tabii Türk devletiyle sıkı ilişkileriydi. İkincisi sebep ise, 1980 önceisnden itibaren gelişen göçmenlerin muhalif hareketini kontrol altında tutmak istemeleriydi.


MGK’nin ‘Huzur Operasyonu’

Çakır, anlatmaya devam ediyor: “Özellikle 12 Eylül 1980 darbesinden sonra ise MGK, ‘Huzur Operasyonu’ adıyla Avrupa’da bir operasyona başladı. Operasyonun iki temel amacı vardı: Birincisi, devlet düşmanı muhalif sol örgütlerin Avrupa kamuoyundaki tartışmalarını etkisizleştirmek; ikincisi, lobi faaliyeti yürütmek. Bu operasyon ardından DİTİB, Koordinasyon Kurulları, Atatürkçü Düşünce Dernekleri, Avrupa Türk Akademisyenler Birliği gibi sayısız yarı resmi dernekler kuruldu.”

Çakır, bunlar arasından Avrupa Türk Akademisyenler Birliği’nin Onur Öymen tarafından kurulduğunu, faks makineleri gibi büro malzemeleri ile lüzumlu paranın ise Büyükelçilik’ten sağlandığını belirtiyor.


Üç ana damar

Avrupa’daki Türk devleti kaynaklı örgütlenmeler, bu dönem ardından birkaç ana damar üzerinden geliştirilmeye devam ediyor. Başlıca üç damar, DİTİB merkezli Türk camileri, MHP kökenli faşistlerin örgütlediği Ülkü Ocakları ve dernekler ve Milli Görüş camileri olarak sıralanabilir. Bu üç ana damarın Türk devletiyle doğrudan ilişkileri, etkinliklerinde konsolosluk yetkililerinin sıklıkla boy göstermesinden de anlaşılabilir. Bunların yanında, ulusalcı faşistlerin Türkiye Gençlik Birliği gibi örgütlenmeleri ile başka birçok tarikat/cemaat de Avrupa’da Türk devletiyle örtülü/açık ilişkiler geliştirerek yıllardır örgütlenmeyi sürdürüyor.


AKP dönemi

AKP dönemi ardından ise bu çalışmalar, bir nebze başka bir boyuta taşınıyor. Başbakanlık’a bağlı, uzun süre MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ın koordinasyonuyla çalışan Türk İşbirliği ve Koordinasyon Ajansı Başkanlığı’nın (TİKA) organizasyonuyla başlayan bu çalışmalar, şimdilerde yine Başbakanlık’a bağlı Yurtdışı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığı üzerinden yürütülüyor ve giderek daha koordineli, daha “operasyonel” hale geliyor.

7 Haziran öncesinden itibarense, çalışmaların içeriği ve kapsamında bir değişim dönemi daha yaşandı: Kürt savaşı ve rejimin bekası kaygısı, Türkiye’de olduğu gibi Avrupa’da da faşist cephede safları sıklaştırdı! En fazla öne çıkan kurum, yöneticilerinin düğünlerine AKP’li bakanların katıldığı Avrupa Türk Demokratlar Birliği (UETD). Fakat bunun yanı sıra bir sürü farklı isimle çalışmalarını sürdüren onlarca farklı kurum var.

MHP’li faşistler ise Türk Federasyonu (Almanya Demokratik Ülkücü Türk Dernekleri Federasyonu) çatısı altında çalışmalarını sürdürüyor.

Doğu Perinçek’le anılan ulusalcı faşistler ise Türkiye’deki örgütlenmeleri Türkiye Gençlik Birliği (TGB) ve Vatan Partisi’ni Almanya’ya da taşıyor; çalışmalarını bu isimlerle yürütüyor.


Saray etrafında faşist cephe

Bu üç ana kanat ile Milli Görüş camileri, son dönemde yapılmaya çalışılan (fakat başarısız olan) Kürt karşıtı yürüyüşlerde kol kola bayrak sallıyor. Hepsinin talimat aldığı yer ise aynı: Saray. Öyle ki, 10 Nisan’da Almanya’nın 12 kentinde gerçekleştirilmesi planlanan, ancak birçok kentte 100 kişiye bile ulaşamayan, hemen hiçbir yerde niyetlenen programını gerçekleştiremeyen etkinlikler de dahil olmak üzere son dönem hareketlenmesini yaratan, Kürdistanlıların Brüksel’deki çadır eylemi ardından Erdoğan’ın Avrupa’daki konsolosluklara ve Türklere çağrı yapması olmuştu.

Murat Çakır da UETD’nin bu eylemlerdeki “başarısızlığına” dikkat çekiyor ve ekliyor: “Türk devleti arkaplandan çok güçlü destek çıkıyor ama toplumsal anlamda kök salmaları söz konusu değil. Hatta güçlü bir karşı koyuş var. Ama bunları daha da deşifre etmek lazım. Alman belediyelerinden aldıkları yardımların nereye gittiğini de göstermek lazım.”


UETD Başkanı: ‘Bakanlık para gönderiyor’

Çakır, “Türk devletinin yardımına” ilişkinse “tanıdığı ama adını veremeyeceği bir UETD başkanını“ kaynak gösteriyor ve şöyle diyor: “Adam açıkça, ‘Bakanlık bize telefon açıyor, alın size şu kadar para, şu toplantıyı yapın diyor’ diye anlatıyor. Doğrudan Türkiye’den, Ankara’dan yönlendiriyorlar ve paralar da oradan geliyor.”


Alman yasalarına göre suç

Türk faşistlerinin son dönem çabalarının Kürt kurumları ve devrimci demokrat birlikteliklerin yaptığı tüm eylem ve etkinliklere karşı eylemler yapıp bu kurumları kriminalize etmek olduğunu belirten Çakır, “Alman polisinin yaklaşımı da, Alman devletinin çok bariz işbirliği içinde olduğunu gösteriyor. Çünkü aslında bunların yaptıkları, Alman Ceza Yasası’na göre “halkı kışkırtmak”tır ve suçtur. Ama hiçbir şey yapılmıyor. Kürtler sarı kırmızı yeşil bayrakla çıktı mı da tutukluyorlar” diyor.


Çatlılar benzeri infaz örgütlenmesi mi?

Murat Çakır’ın bir başka çarpıcı iddiası ise Aralık ayında Alman yargısı tarafından alelacele kapatılan, Erdoğan’ın danışmanlarından da olan Muhammed Taha Gergerlioğlu ile üç başka kişinin yargılandığı “Almanya’daki Türk ajanlar” davasına da uzanıyor. “Son dönemlerde tehlikeli bir gidişat var” diyen Çakır, devam ediyor: “Eskiden Fethullah Gülen yandaşı olmak gibi gerekçelerle mahkemeye çıkarılan, sonra serbest bırakılan özel harekatçılar, özellikle de Kürdistan’da uzun süre, 6 yıl 8-10 yıl görev yapmış olanlar, buraya sığınmacı olarak geliyor. Benim tanıdığım biri de var; albay. Buraya sığınmacı olarak gelmiş. Şimdi savaştığı Kürtlere, ama kriminal Kürtlere yanaşıyor. Başka birçok yerden de benzer kişilere dair duyumlar geliyor. Ben, Çatlıların 80’lerde burada yaptıklarına benzer bir örgütlenmeye gidildiğini düşünüyorum. Burada daha ciddi infazların bile söz konusu olabileceğini düşünüyorum. Bu, örgütlü bir hazırlığa benziyor.”


‘Gergerlioğlu bu yüzden tutuklandı’

Kapatılan “Türk ajanlar davasının” da bununla doğrudan bağlantılı olduğunu kaydeden Çakır, “Alman devleti bu konuda kontrolü elinden kaçırmak istemiyor. Gergerlioğlu’nun mahkemeye çıkarılmasının arkasındaki temel mesele de buydu. Yani Almanya, Saray’a, ‘Dur bakalım, o kadar da değil’ dedi” diyor.

Türk devletinin Almanya’daki Hells Angels Motorsiklet Grubu, Osmanlı Germanien Box Club gibi kriminal gruplarla ve diskoteklerde ‘bodyguard’ olarak çalışan kişilerle ilişki kurduğunu belirten Çakır, konunun hassasiyetle araştırılması ve mücadele konusu edilmesi gerektiğini söylüyor.


Nefret suçu cezasız kalıyor


Almanya’da Türk faşistlerin son büyük etkinliği, “3 Mayıs Türkçülük Günü” dolayısıyla, 8 Mayıs Pazar günü Düsseldorf’ta düzenlendi. Düsseldorf Türk Ülkü Ocakları öncülüğünde düzenlenen eylemde yine Türk faşizminin bütün unsurları yan yanaydı. Mehteran takımı öncülüğünde yapılan yürüyüşte, “Aşk bodrumda yaşanıyor güzelim”, “JÖH/PÖH”, “Her şey Türklük için” gibi pankartlar açıldı; tekbirler getirildi; Kürt karşıtı sloganlar atıldı. Fakat Alman yargısı ve polisi, ne yürüyüşe ne de organize edenlere tek söz söylemedi.


Erdoğan talimatlı konsolos organizasyonu

Almanya Demokratik Kürt Toplum Merkezi (NAV-DEM) Eşbaşkanı Yüksel Koç, bu eylemlerin arkasında doğrudan devletin olduğunu belirtiyor, Brüksel’deki çadır eylemi sonrasında Erdoğan’ın talimat gibi açıklamasını hatırlatıyor, konsoloslukların Türk faşistleriyle sık sık toplantı yaptığını ve “görevlerini hatırlattığını” söylüyor.

Hollanda’da Türkiye Büyükelçiliği’nin yurttaşlara, “Erdoğan’a hakaret edenleri bize bildirin” içerikli mektubunu da hatırlatan Koç, “Türk devleti Avrupa’da hem sivil faşist örgütlenmelerle halkları karşı karşıya getirmeye hem de her insanı gönüllü muhbir yapmaya çalışıyor” diyor.


‘Düğmeye basma durumu’

Eylemlerde Kürt, Ermeni ve Yahudiler başta olmak üzere halklara karşı “nefret suçları” işlendiğine dikkat çeken Koç, bu konuda Alman devletini defalarca uyardıklarını ama buna rağmen müsaade edildiğini de ekliyor sözlerine ve şöyle devam ediyor: “Bu bir düğmeye basma durumu. Devlet, çete örgütlerini harekete geçirdi. Faşizm dalgasını sokaklara taşımak istiyorlar ama Türkiyeliler buna gelmedi. İşte 10 Nisan’da birçok şehirde yürüyüş planladılar ama çoğu olmadı. Stuttgart’ta 5 bin kişi yürütmek istiyorlardı, ancak 100 kişi yürüttüler. Birçok yerde de böyle oldu.”


Türklere çağrı

Faaliyetlerin bir amacının da Kürtleri kriminalize ederek Kürt Özgürlük Hareketi’ne karşı son dönemde artan sempatiyi perdelemek olduğunun altını çizen Koç, Türkiyelile çağrıda bulunuyor: “Bu diktatörün oyununa gelmeyin. Bu diktatör, Türkleri de umursamıyor. Tek düşündüğü, tek adam sistemini inşa etmektir. Bu sadece Kürtler için değil, Türkler için de tehlikelidir. Bu oyuna bugüne kadar Türkler de gelmedi, inanıyorum ki bundan sonra da gelmeyecekler. Onlara da çağrı yapıyoruz: Gelin, özgürlük, eşitlik için, demokratik bir Türkiye için birlikte mücadele edelim.”


Almanya’nın iç huzuru için de tehlike


Avrupa Ezilen Göçmenler Konfederasyonu (AvEG-Kon) Eşbaşkanı Baki Selçuk da Alman devletinin Türk faşist örgütlenmelerine geçmişten bu yana “destekçi” pozisyonunda olduğunu belirtiyor.

Faşistlerin 10 Nisan’daki Kürt düşmanı eylemlerinin sadece bir eyalette yasaklandığına dikkat çeken Selçuk, “Faşistler de Almanca yaptıkları çağrılarda biraz daha yumuşak bir dil kullanıyor; ama Türkçe’de tamamen devlet ağzından konuşuyorlar” diyor.

Alman devletinin müsaade etmeyi sürdürmesi halinde Türk faşistlerinin örgütlenmesinin Almanya’daki iç huzuru da tehdit eder hale geleceğini belirten Selçuk, son dönem eylemlerinde Alman solundan ve halkından destek geliştiğini, ancak halen yetersiz olduğunu vurguluyor ve ekliyor: “Bu konuyu yeterince kamuoyuna mal edemediğimizi ve daha çok çalışmamız gerektiğini düşünüyorum.”

Türk faşistlerinin bundan sonra “demokrat, ilerici, yurtsever kesimlere karşı daha fazla saldırıda bulunacağı“ öngörüsünde bulunan Selçuk, devam ediyor: “Türk devletinin de buradaki faşist kesimleri destekleme de değil, perde arkasından yönlendirme çalışması var. Geçmişten beri bu, konsolosluklar aracılığıyla yapılıyor. Bunda şüphesiz MİT’in de rolü bulunuyor.”


Hacıoğlu: İş bize düşüyor

Yıllardan beri Frankfurt’ta Yabancılar Meclisi’nde Kürtleri temsil eden, Alman solu ve bürokrasisiyle ilişki kuran Hacı Hacıoğlu da son zamanlarda Türk faşistlerinin örgütlenmesindeki değişimi şu sözlerle anlattı: “90’larda İslamcılar kendi çevresinde, MHP kendi çevresinde örgütleniyordu; Milli Görüş‘ün kendi camileri vardı. Son bir yıldır hepsi bir araya geliyor. Eskiden bu kadar yan yana gelmezlerdi.”

Alman devletinin Türk camilerini entegrasyona ilişkin genel yargılar eşliğinde hep desteklediğini belirten Hacıoğlu, ırkçılığın ise cezasız kaldığını belirtiyor ve ekliyor: “Bu noktada sanırım biz de rolümüzü çok oynamıyoruz. Nazi olan sadece Almanlar değil. Burada iş bize düşüyor. Bunu Alman kamuoyuna anlatmak gerekiyor.”



OSMAN OÐUZ/
HABER MERKEZİ