Sözcü Gazetesi’nin 16 Mayıs tarihli sayısında yayınlanan makaleleri okuyan her ulusalcının dudağı uçuklar. Bu yazarlardan Emin Çölaşan Genelkurmay Başkanı’na bir "açık mektup" yazmış. Bekir Coşkun "Saray Paşası" başlığını atmış. Yılmaz Özdil’in başlığıı "Hulusi bey". Necati Doğru ise "Utanç Düğünü" başlığını uygun bulmuş. Saygı Öztürk de aynı konuda bir haber-yorum yazmış. Hepsi ortak bir şiddetle Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar’ı eleştirmiş.

İnternet dünyası ise "Hulusi istifa" diye yıkılıyor.

Böyle bir kampanyaya ben bugüne kadar şahit olmadım.

Ulusalcı çevrelerde yükselen bu öfke, bilelim ki, eğer dikkatli şekilde yaklaşılırsa, Türkiye siyasi hayatında bir dönemece yol açabilir.

İş orduya dayandığında birleşen bütün ulusalcılar, milliyetçiler bu konuda ilk defa şimdi ciddi bir ayrışma yaşıyorlar. Sözünü ettiğim Sözcü yazarları ordunun başını amansızca eleştirirken, kaderini artık AKP’ye bağlayan Bahçeli ve onun faşist yandaşları, isim vermeden Sözcü’yü, CHP’yi hedef aldı. Bu olgu, "anti-Kürt" cephede çok ciddi bir yarılmadır.

Böylece, AKP içindeki çatlakların, yalnız AKP’ye özgü olmadığı ortaya çıktı. Savaş esas olarak Fırat’ın Doğusunda sürüyorken, asıl olarak Fırat’ın Batısı Kürdistan savaşının etkileri altında "siyasi bir depremle" sarsılıyor. Ulusalcılarla faşistleri ortaklaştıran "orduyla birlikte hareket cephesi" de, MHP’nin bizzat kendisi de, CHP de, AKP de bu depremin darbeleri altında ayrışıyor, çatlıyor, patlıyor.

Bu ayrışmalar süreci, aynı zamanda yeni "birleşmeleri" de beraberinde getiriyor.

Ordu karargahlarında Kılıçdaroğlu’nu beklenmedik bir şekilde dokunulmazlıklar konusunda AKP’ye yakınlaştıran "brifingler", belli ki, MHP üzerinde çok daha kalıcı etkilerde bulundu. Bahçeli açık bir şekilde, kendi partisini havaya uçarmayı da göze alarak AKP ile "evlendi".

"Evlilikler" sürecinin bu siyasi veçhesinin temelinde yatan belirleyici etki ise başka.

Herkes "Sümeyye ile Selçuk" evlendi, karı-koca oldu, Sümeyye'nin babası ve annesiyle Selçuk’un babası ve annesi "dünür" oldu sanıyorken, bu "evlilik" bir başka "evlilik" oldu.

Siyasi "elit" olarak Saray kurumu ile, ekonomik "elit" olarak "askeri sanayi tekeli", personel düzeyinde iç içe geçti. Düğün şahidi Akar’ın da, damadın babası Erdoğan Bayraktar ile "uzun zamandır dost" olduğunu Milliyet yazarı Serpil Çevikkan yazdı.

Uluslararası siyasi-askeri literatürde, bu tür "birleşmenin" adı, "endüstriel-askeri kompleks"tir. Bunlar devlet iktidarlarında "savaş lobilerini" temsil eden "oligarşik" bir klik olarak hareket ederler.

Bu "düğüne" duyulan tepkilerin altında, hiç kuşkusuz ulusalcının vicdanını yaralayan "şehit-şahit" çelişkisinin yanında, Hakkari semalarında HPG tarafından düşürülen Helikopterle ilgili, Genelkurmayın "kırıma uğradı" diye yalan beyanda bulunması da yatıyor. Artık ulusalcı kamuoyu, Genelkurmayın savaşla ilgili açıklamalarına, kayıplarla ilgili verilerine inancını kaybetti.

Bu inanç kaybı derinleşecektir. Örneğin, Genelkurmayın helikopterle ilgili yalan haberine, Akar’ın "düğüne" neden gittiğine dair açıklama da eklendi. Bu açıklamada, Genelkurmay Başkanının "düğüne" katılması "devlet protokolünün" icabı olarak gösterildi.

Şimdi bu açıklamayla, "nikah, düğün, sünnet" ve benzeri işlerin "devlet protokolü" kategorisine alınması Genelkurmayı gülünç duruma düşürdü.

Ama işin daha önemli olanı şu ki, "devlet protokolünde" Ana Muhalefet Partisi "dördüncü sırada" gelirken, Genelkurmay’ın "devlet protokolünden" söz ettiği düğüne, bilindiği gibi "ana muhalefet partisi lideri" çağrılmamıştır. 

Ya bu "düğün" resmi protokole tabi değildir, bu durumda Genelkurmay milleti kandırıyor.

Ya da "düğün" bilmediğimiz nedenlerle devlet protokolüne tabidir, bu durumda ana muhalefet protokolden çıkarılmıştır.

Tesadüfe bakın ki, şu günlerde HDP’nin Meclisten çıkarılması tartışılıyor. Sıranın CHP’ye geleceği ise onun da "devlet protokolünden" çıkarılması ve "resmi devlet düğününe" çağırılmamasından anlaşılıyor.