• Sonuç olarak Sarı Yüz’ün Trump’a rağmen ırkçılığa, beyaz üstünlükçülüğe karşı çıkabilen ABD okuyucusunda bu kadar ses getirmesi eşyanın tabiatındanken şu soru giderek büyüyor kafamda: biz ne alaka?

 

BİLGE AKSU

Yıllar evvel, okumaya hevesli üniversiteli gençlerken, sohbet ortamlarımızda edebi efsaneleri konuşur dururduk. O dönemin en bilindik hikayelerinden biri de S. T. Coleridge’in uyuşturucu düşkünlüğünün etkisiyle başkalarından (ç)aldığı üretimleriydi. 1700’lerin kısıtlı akademik dünyasında bile kanıtlanmış bu intihal vakalarına karşı Coleridge çevresi akıllıca bir savunma inşa etmişti. Bu yazarımız öylesine çok kitap okuyor ve madde etkisiyle zihni bulanıyormuş ki yıllar boyu oradan buradan aklında kalanlar, bir şekilde kendi fikri zannıyla yazdıklarına bulaşıyormuş.

Google’ın olmadığı zamanlarda böyle bir durumla karşılaşmak zor. Biz şimdi dijitalleşmeyi kaynaklara kolay ulaşmak ve hızlı öğrenmekle sınırlı görüyoruz ama işin bir de teyit kısmı var. Aklınıza gelen cümleler bilindik mi diye bugün hızlıca arama yapabilirsiniz. Elif Şafak’ın Kırıkkanat’la olan davasında bu savunmayı yapma şansı hiç olmadı. Ya da geçtiğimiz günlerde ortaya atılan Aylin Balboa’nın “Bu Hikaye Senden Uzun Osman”ını bir internet blogundan fazlaca esinlenerek yazdığı iddiası, meraklılarca üç saniye içinde araştırmaya dökülebildi.

Fikir hırsızlığını ve dijital zamanları başrolüne koymuş bir kitaptan bahsedelim bugün. Çin doğumlu ABD’li yazar R. F. Kuang’ın “Sarı Yüz” kitabı son dönemin en fazla konuşulan işlerinden oldu. Kuang henüz 30 yaşında, eğitimine Yale’de devam eden genç bir yazar. Ailesiyle ABD’ye göç ettiklerinde 4 yaşındaymış. İlk romanlarında genel izlekler sömürgecilik, Çin tarihi ve direniş ekseninde belirmiş; fantastiğe yatkın bir tarz benimsemiş. Bugün ele alacağımız kitabı Sarı Yüz (Yellowface) ise yazarın yeni bir temayla kendini sınadığı önemli bir deneme.

Hikaye çoğunlukla Washington’da geçiyor. Anlatıcımız June Hayward ABD’li bir genç kadın. Yakın arkadaşı Athena Liu ise Çin’den göç etmiş bir ailenin son derece başarılı kızı. İkisi de yazdıklarıyla edebiyat dünyasına girmeye çalışsa da June’un ilk denemeleri pek ses getirmemiş. Athena ise (June’a göre) beyaz değil de ilgi çekici bir Asyalı kimliği taşıdığından daha şanslıymış. Ailesinin anlattığı komünist yönetime dair hikayeleri, Tiananmen Meydanı’ndaki dehşet dolu sahneleri ya da Çin tarihinden enstantaneleri eserlerine konu seçmesi hem ABD’deki Asya diasporasını birleştirmiş hem de beyaz komüniteye “otantik” geldiği için epey sevilmiş. June’da buna dair çoğunlukla tutarsız ama yer yer hedefini şaşmayan eleştirel bir bakış var.

Anlatıya June’un ağzından, son derece hızlı bir giriş yapıyoruz. “Athena Liu’nun ölümünü izlediğim gece, Netflix’le yaptığı anlaşmayı kutluyoruz.” Olacaklar evvelden belli, yazar bizi oraya doğru yavaş yavaş götürmeyecek. Athena çok başarılı bir genç yazar ve önü alabildiğine açık. Arka kapaktaki tanıtımdan anladığımız üzere, zaten tüm mesele bu ölümün akabinde June’un, masanın üzerinde duran potansiyeli yüksek hikayeyi cepleyerek evden çıkması ve kendi adıyla yayınlatması.

June ve Athena aslında iki ebedi dost falan değil; bir şekilde yolları kesişmiş ve her şeyde yarış haline girmişler, Athena’nın giderek artan üstünlüğüyle June’un kıskançlık krizleri belirmiş. Kutlamanın olduğu gece yaptıkları en hızlı pankek yeme yarışı esnasında Athena’nın boğazının tıkanarak ölmesiyle June için yaşama kavgası başlamış. Athena’nın masasından çaldığı kitap epey hacimli. 1. Dünya Savaşı’ndaki Çinli askerlere dair. Batılı devletlerin onları piyondan beter biçimlerde kullanıp ırkçılığın, işkencenin ve hak ihlallerinin türlü veçhelerini yaşatmasını anlatmış Athena. Dili akıcı, karşıtlıklar belirgin ve dramatizasyon dozunda. Yıllardır yapamadığı çıkışının peşinde olan June, iyi bir metinle piyasaya girmek için gerçeklikten kopmayı göze alıyor. Ve kafası çalışmıyor değil, Athena’nın annesi dahil tüm ortak bağlantılardan, bu kitabın Athena’ya ait olabileceği düşüncesini siliyor. Fakat gerçeklerin ortaya çıkmak gibi huyları var, hele ki böylesi bir dijital gözetim çağında…

Geri kalan hikaye çoğunlukla Twitter, Goodreads, Medium gibi yeni nesil sosyal medya platformları üzerinden yürüyor. Yeni nesil, gündelik çıkmazlarını bu denli iyi aktaran bir metne epey olumlu yaklaşmış. June’un adını değiştirip Juniper Song yapması (Asyalı bir soyisim) sömürgeci bir pratik diye yorumlanırken, kitabın Athena’dan çalıntı olduğunu fısıltılarla yaymaya başlayan anonim hesapların tartışmaları devasa bir linç kültürüne dönüşüyor. Twitter’da iyi kötü zaman geçirmiş herkesin kendinden bir şeyler bulacağı meseleler. Gerçeğin ötesine öyle bir hızla geçersiniz ki, üçüncü gün kimi niye linç ettiğinizi unutur, kendinizi sıradan bir tiple kavga ederken bulursunuz.

Bu yeni nesil yaşantıların çıktısı olarak anlatım, şimdiki zaman kipiyle ilerliyor. Bunda sosyal mecraların “akışta olma” hissiyatının bir sonucu da var belli ki. June’un kendini iç konuşmalarla savunduğu pasajlarda da aynı dilin devam ettiğini görüyoruz. Hikaye bir edebi eser gibi değil, senaryoya dönüştürülecek upuzun bir sinopsis gibi ilerliyor. Karakterlerin karşıtlıkları edebi incelikten çoğu zaman yoksun; sınırlı ve süreli bir sinema deneyiminde mecbur kalınacağı biçimde en kısa yoldan sonuçlara varıyoruz. Tüm bunlar, yeni nesil bir edebi anlayışa işaret etmekten çok, “Goodreads En İyi Okur Ödülü”ne çıkan yolu gösteriyor belki de. Hikayenin derin karakter analizleriyle başlayıp giderek yeni tarz gerilim-korku janrına kayması, finalin ise oldukça klasik bir polisiye şemasıyla önümüze serilmesi, 300 sayfalık bir hikayeye yapacağımız yatırımın karşılığı değil kesinlikle.

Yine de bu kadar yerin dibine sokmayalım tabii. R. F. Kuang’ın hem kişisel hem tarihsel hem de kültürel dertleri var. Çin’den göçmüş bir entelektüel olarak ABD’ye özgü çeşitlilik, kültürlerarasılık, eşitlik gibi mefhumların ne denli korkunç maskelere dönüştürüldüğünü çok başarılı biçimde ifşa ediyor. June Hayward’ın soyadını Song yapmasıyla sınırlı değil bu eleştiri. Zira ilerledikçe görüyoruz ki Athena Liu da hiç masum sayılmaz; kalburüstü yayınevlerinin “çeşitlilik kontenjanını” dolduruyor o da. Asyalı bir yazar olarak June’dan daha şanslı; çünkü June’a yol verirseniz bir sürü ABD’li kadın bulursunuz ama Athena gibisi zor denk gelir. Yayıncılığa, piyasaya, entelektüel vitrinlere dair içerden ve sert bir eleştiri bu. Kitap yayınlandıktan sonra June’a yöneltilen “beyaz estetiğiyle düşünme” eleştirileri, bizzat Athena’nın kendi pasajlarından üretiliyor ve Athena’nın self-oryantalizmini dolaylı yollardan görmüş oluyoruz.

Öte yandan June’un anlatıcılığında baştan sona hissettiğimiz en temel duygulardan biri, vitrinde ayık durabilme baskısı. Bir kitabı çaldınız ve ses getirdiniz diyelim, sonra ne olacak? Piyasanın baskısı hiç azalmayacak, her daim yenisini ve daha iyisini talep edecekler. Bu varoluşsal bunalım anlarından birini annesiyle olan sohbetinde görüyoruz June’un. Yazmasa deli olacaktı, şimdiyse hiç olacak.

ABD’de böyle bir hikayenin neden ses getirdiğini anlamak zor değil. Trumpizm’in altın çağında çeşitlilik, ötekilik, wokeism başlıkları ne kadar baskılanıyorsa bir o kadar var olma savaşına da dönüşüyor. Evvelce burada yazdığım bir kitabı hatırlatıyor bana bu: Viet Thanh Nguyen’in Sempatizan’ı. Kitapta yazarın satır aralarında değindiği, Hollywood’un tüm “çekik gözlüleri” aynı oyunculara oynatması tespitini Park Chan-wook müthiş bir tersine çevirme örneğiyle diziye aktarmış, ABD’li tüm karakterleri Robert Downey Jr.’a oynatmıştı. ABD özelinde, bilhassa Asya’nın doğusuna dair böyle bir anlatı imkanı var; kozmopolit ve evrensel bir dünya orası. Yale’de, Harvard’da, Columbia’da eğitim gören çok sayıda Asyalı öğrenci, yerleşik hale gelmiş mahalleleri ve kendi diasporalarıyla orada başka bir hikaye yazıyor.

Fakat daha önemlisi şu; tüm kapitalist hikayesine rağmen ABD’de bugün yerleşik hale gelmiş bir başka mefhum var: tabana değilse bile kurumlara yayılmış bir duyarlı görünme baskısı var orada. Bugün ırkçılıktan, ayrımcılıktan, fikir hırsızlığından hüküm giymeniz son derece olağan olduğu gibi, İsrail karşıtlığına bulaşmadığınız sürece dünyanın tüm azınlıklarını destekleyebilirsiniz. June’un Twitter linçlerinden bu denli korkup tüm lisanslarımı iptal edecekler kaygısına kapılmasının en büyük sebebi bu.

Sonuç olarak Sarı Yüz’ün Trump’a rağmen ırkçılığa, beyaz üstünlükçülüğe karşı çıkabilen ABD okuyucusunda bu kadar ses getirmesi eşyanın tabiatındanken şu soru giderek büyüyor kafamda: biz ne alaka? Twitter’da Türkiye’ye özgü “Me Too” eleştirilerinin bile yerini bulmadığı, yeni nesil ırkçılığın kurumsal teşviklerle köpürtülüp memur ifşalarına dönüştürüldüğü, fikir hırsızlıklarının yalnızca akşam çayı sohbetinden ibaret kaldığı bir ülkede bu kitabın 1 yılda 7 baskı yapmasını anlamak ne yazık ki epey zor.