- “Bazı Kürt sanatçılar Türkçeleştirme politikalarına uyum sağladı. Sadece sözleri değil müziğin ruhunu da, Türk müziğinin enstrüman ve kalıplarını kullanarak asimile ettiler. Kürt müziğini bozan, asimile eden devlet değil bizzat bazı Kürt sanatçılar.”
ERKAN GÜLBAHÇE
Müzisyen ve müzik prodüktörü Hakan Akay son yirmi dokuz yılda Avrupa’daki diasporada üretilen 200’ün üzerinde albüme doğrudan katkı sunmuş bir isim. Aynı zamanda “Ateşten Tarih” ve 90 bölümlük “Vejîna Kurd” belgesellerinin de müziklerini yaptı. Hakan Akay’ın müziğinde yankılanan her ezgi, bir halkın yüzyıllar boyunca bastırılmış ama asla silinmemiş hafızasından süzülerek bugüne ulaşan seslerin izlerini taşır. Onun üretim pratiği, belgesel müziğinden arşiv çalışmalarına, dengbêjlik geleneğinden çağdaş düzenlemelere uzanan hem politik hem de estetik bir bilinçle örülmüş bir hatırlama ve yeniden kurma çabasıdır. Hakan Akay’la yaşamını, müzikal yolculuğunu, üretim sürecini ve Kürt müziğinin bugün geldiği noktayı konuştuk.
Müzikal yolculuğunuz nasıl başladı?
Ailemde güçlü bir Kürt bilinci vardı. Kurmancî ve Zazakî dillerinin iç içe yaşandığı bir evde büyüdüm. Babamın ticari ilişkileri köy sınırlarını aşıyordu. Evimizde dengbêjlik eksik olmazdı. Dengbêj Hüseyno, Sîdîqo, Zaharo gibi tanınmış isimler evimizin misafiriydi. Alevi pirleri de aynı şekilde. Henüz beş yaşındayken babamın hâlâ sakladığı bir kasette yer alan bir Cem’e katıldım. Seyîd Qekil Pir’imizin yönettiği bu Cem’de söylenen tevhitler ve kilamlar hâlâ kulağımda.
32 yıl cezaevinde kalan Soydan Akay abimle birlikte ben de daha 18-19 yaşlarımda bu mücadeleyi yaşadım. Babamızdan ve abilerimizden devraldığımız siyasal gelenekle büyüdük. İzmir ve İstanbul’daki evimizde sürekli polis baskınları olurdu. Cezaevinden çıkanlar ilk bizim eve uğrardı. Ben 18 yaşımda cezaevine girdim. Ondan önce de yoğun bir kültürel arayış içindeydim. Babamın Hüseyin İnan’la yollarının kesişmesine dair anlatılar, Varto’daki yürüyüşlere katılması, köye yürürken bıyıklarının donduğu o soğuk günler hafızamın en güçlü köklerinden. Abim, amcalarım ve aile büyüklerimin tamamı siyasetin ve direnişin içindeydi. Bizim evde müzik de başından beri bu politik kimliğin bir parçasıydı. Bugün, Kürtlüğümü en çok müzikle ifade edebiliyorum. Kürtlük benim için sadece taşla, toprakla ya da bayrakla tanımlanmaz; bir kültürdür, bir dildir, bir hafızadır.
İlk profesyonel çalışmanızı hatırlıyor musunuz?
İlk profesyonel çalışmam Almanya’da oldu. Kürtler arasında Tonmaysterlik okuluna giden ilk kişilerden biriyim. O dönemde Düsseldorf’taki Heinrich-Heine Üniversitesi’nde sosyoloji eğitimi alıyordum. Ama müziğe olan ilgim ağır bastı. Bu nedenle özel bir tonmaysterlik okuluna kaydoldum. Orada müzik prodüksiyonu eğitimi aldım.
Bu süreçte Ozan Serhat’ın Hewlêr çalışması, yaptığım ilk ciddi derleme oldu. Hûnerkom çevresinden arkadaşlarla Ozan Serhat’ın konser ve TV arşivlerine ulaştık. Kayıtların temizlenme ve düzenlenme sürecini ben yaptım. Bağlama ve cura da çaldım. Bu, ilk profesyonel adımdı. Ardından Ozan Maruf’un albümü, Aram Tîgran, Xero Abbas, Çarnewa, Mikail Aslan, Ahmet Aslan, Delîl Dîlanar gibi birçok sanatçıyla çalıştım. Kendimi zamanla onlarca çalışmanın içinde buldum.
Geleneksel ve modern müzik öğeleri arasında nasıl bir denge kuruyorsunuz?
Bu sorunun cevabını en iyi Delîl Dîlanar’la yaptığımız çalışmalarda bulabilirsiniz. Delil’in güçlü dengbêjlik geleneği, Egîdê Cimo’dan aldığı mey eğitimiyle birleşince ortaya çok özel bir ses çıktı. Ben de bu sesin hakkını vermek için geleneksel anlatımı modern enstrümanlarla buluşturmaya çalıştım.
Çocukluğumda evimizde dengbêjler eksik olmazdı. Bu seslerle büyüdüm. Avrupa’ya geldikten sonra bu köklü anlatımları sadece kavalla ya da meyle sınırlı tutmak bana yetmedi. Yaylılar, piyano, perküsyon gibi enstrümanlarla bu hikayelerin görünürlüğünü artırmaya çalıştım.
Benim derdim sadece enstrüman çeşitliliği değildi. Esas aradığım şey, hikayeye en doğru nasıl yaklaşabileceğimizdi. Her parçayı, her sesi o hikayeyi daha iyi anlatmanın bir yolu olarak düşündüm. Delil’le yaptığımız her projede bu yaklaşım vardı. Bu sadece onun sesine duyduğum saygıdan değil aynı zamanda kendi köklerime, yaşadığım trans hallerine, evimdeki Cem evlerine, dengbêjlik atmosferine olan bağlılığımdan kaynaklanıyordu.
Sanat önce kendin içindir. Dinlemediğin müziği başkasına yapamazsın. Bu yüzden bu müzikleri önce kendim için anladım, hissettim, sonra başkalarıyla paylaştım. Çünkü Kürt müziği, göçebeliğin getirdiği sınırlamalarla şekillenmiş. Piyanoyu, gitarı, bağlamayı taşıyamayan insanlar, sadece kavalı yanlarında götürebilmiş. Mey bile nadirdi.
Peki mey Kürtlerle nasıl buluştu?
Meya Kurdî’yi ilk kez Egîdê Cimo’nun elinde gördük. O, Ermenilerin duduk, Azerilerin balaban dediği enstrümanı alıp kendine özgü yöntemlerle, adeta bir akademisyen titizliğiyle işledi. Kamışı süte batırmak, zımparalamak gibi tekniklerle sesi aradı. Çoğu kimse bilmez Egîdê Cimo çok iyi bir dengbêjdi. O ses, onun içinde yankılanan ama dışa vurulamayan dengbêjliğin sesiydi. Egîdê Cimo bu anlamda Kürt müziğinde hem icracı hem de yaratıcı olarak devrimsel bir yere sahiptir. Fakat dönüp baktığımızda, 20. yüzyılda müziğin yasaklandığı, enstrümanların bile taşımanın sorun olduğu dönemlerde Kürt sanatçılar, Türkçeleştirme politikalarına uyum sağladı. Sadece sözleri değil, müziğin ruhunu da, Türk müziğinin enstrüman ve kalıplarını kullanarak asimile ettiler. Bu benim için çok sert bir gerçeği gösteriyor: Kürt müziğini bozan, asimile eden devlet değil bizzat o müziği bilen bazı Kürt sanatçılardı.
Kürt müziğine dair arşiv çalışmanız ne aşamada?
1999’da kurduğumuz Mîr Müzik o dönem için tarihsel bir boşluğu doldurdu. Kürt-Alman Kültür Enstitüsü’nün kurulmasıyla birlikte bu alan daha da derinleşti. Her iki kurum da Kürt müziğinin özgünlüğünü koruma ve yeniden üretme çabasının merkezindeydi.
Mîr Müzik, Düsseldorf’taki stüdyosuyla Türkiye’deki müzik piyasasının dışında, asimilasyoncu kalıplardan uzak, özgür bir alan yarattı. Bu sadece teknik anlamda değil, müziğin yapımından, yorumuna, anlatım dilinden kullandığımız enstrümanlara kadar kendi gerçekliğimizle kurduğumuz bir dil oldu. Bu çerçevede Mir Müzik sadece bir yapım firması değil, kendi soundunu yaratan, kendi dilini kuran bir kurum oldu. Aram Tîgran’dan Xero Abbas’a, Delîl Dîlanar’dan Mikail Aslan ve Ahmet Aslan’a kadar birçok sanatçının ilk kayıtları bu stüdyoda yapıldı. Tüm süreçlerine bizzat emek verdiğim, geceli gündüzlü çalıştığım üretimlerdi bunlar.
Sonrasında Kürt-Alman Kültür Enstitüsü ile bu kültürel mirası daha profesyonel bir düzleme taşıdık. Enstitü, sanatçılara telif hakkı kazandıran, üretimlerini uluslararası normlara göre belgelendiren ve gelirlerini doğrudan ulaştıran bir yapı inşa etti. Bu sadece maddi değil etik bir kazanımdı. Bir kültürel dönüşüm süreciydi. Bu sürece paralel olarak Cevat Mervan’ın öncülüğünde büyük bir arşiv çalışması başlattık. Erivan Radyosu’ndan 157’ye yakın sanatçı tespit ettik. Birçok eserin gerçek sahibi gün yüzüne çıktı. Notasyonlar yapıldı, repertuvarlar oluşturuldu, dijital platformlara aktarıldı.
Ardından, yaklaşık 1500 eseri kapsayan “Kürt Dengbêj Antolojisi” hazırlandı. Şakiro’dan Reşo’ya, Botan’dan Mardin’e, Bingöl’den Amed’e uzanan bu büyük çalışma şu anda temizlenme ve dijitalleştirme sürecinde. Yaklaşık 3500-4000 sayfa tutacak, beş cilt olarak yayımlanacak. Kitaplarıyla, dijital içeriğiyle büyük bir paket halinde sunulacak.
Dijitalleşme müzik sektörünü sizce nasıl etkiledi? Kürt müzik çevresi bu dönüşüme ayak uydurabildi mi?
Dijitalleşme, Kürt müziği açısından adeta bir can suyu oldu. Çünkü bu müzik uzun yıllar boyunca resmi kayıtlarda yer almamış, görünmez kılınmış bir alandı. Sanatçı artık ürettiği müziğin halkta nasıl karşılık bulduğunu doğrudan görebiliyor. Şeffaflık sağlandı. Bilinç hâlâ gelişiyor, eksikler var ama en azından imkanlara ulaşıldı. Dijital platformlar, halkla bağ kurmayı kolaylaştıran çok değerli bir araca dönüştü.
Tarihte hep aynı tartışmalar vardı: “Kaset mi öldürüyor müziği?”, “CD mi geleneği bitiriyor?” Oysa mesele araç değil. İçeriği korumak bizim elimizde. Bir zamanlar dengbêjler köy köy dolaşırdı, şimdi o sesler Singapur’dan Avusturya’ya, Moğolistan’dan Arjantin’e kadar ulaşıyor. Bu yalnızca Kürtler için değil Kürt müziğini hiç tanımamış insanlar için de yeni bir temas alanı.
Artık müzikle birlikte felsefe, politika, hafıza ve kimlik de taşınabiliyor. Kürt müziği bugün milyonlarca kez dinlenen, yüz milyonlarca kez paylaşılan bir gerçekliğe dönüştü. Sadece bir “müzik pazarı” değil, aynı zamanda bir “Kürtlük pazarı” oluştu. Bu da bu alanın ne kadar güçlü olduğunu gösteriyor.
Peki bu süreç doğru yönetilebiliniyor mu?
Hayır. Ne sanatçılar ne kurumlar bu bilince tam olarak ulaştı. Ama bu çok katmanlı bir sorun. Önümüzdeki dönemde bu eksikleri dikkate alarak çok daha sağlıklı sonuçlara ulaşmak mümkün. Dijital müziğin doğru kullanılırsa ne kadar etkili bir araç olduğunu unutmamalıyız. Tıpkı bir navigasyon gibi, yanlış adres verirseniz yanlış yere varırsınız. Ama doğru içerik, doğru araçla birleştiğinde sonuç da anlamlı olur.
Sonuçta, kaset döneminde sözünü bağırarak dile getiren dengbêj neyi amaçlıyorsa, bugün de aynı amaç geçerli. Sadece bu sözü, bugünün yöntemleriyle, bugünün araçlarıyla halka ulaştırmanın yollarını bulmak gerekiyor.
Bugüne kadar birlikte çalıştığınız müzisyenler arasında size en çok ilham veren isimler kimlerdi?
Kürt müziğinin mimarları arasında alfabetik sıraya bile gerek kalmadan Şivan Perwer her şeyin önünde gelir. Onu benim için bu kadar özel kılan şey, sadece müzikal ustalığı değil dilin, ruhun ve kimliğin taşıyıcısı olmasıydı. Onunla ilk tanıştığımızda aramızdaki dil Türkçeydi. Ama hemen ardından şu cümleyi kurdu: “Biz Kürt’üz.” Ve bu sözle birlikte, Kurmancî’yi öğrenme ve onunla üretme sürecim başladı. Ben Kürtçeyi ondan öğrendim. Zamanla öyle bir noktaya geldik ki, bazı kelimelerine müdahale eder oldum. O da bunu gülerek anlatırdı: “Hakan artık Kürtçeme müdahale edecek kadar gelişti.” Bu gurur vericiydi. Onunla çalışmak, müzik yapmak sadece bir işbirliği değil, kutsal bir bağ kurmaktı benim için.
Bu bağın en özel ürünü “Destana Rojava ya Kurdistan” çalışmasıydı. 42 dakikalık, adeta bir tarih dersi niteliğinde bir müzikal belgeseldi bu. 2010’da başladık, 2012’de tamamladık. Şivan burada sadece sanatçı değil, tarihçi, filozof, tiyatrocu ve edebiyatçılığıyla da bu çalışmaya yön verdi. Kürt müziğinde bu türün ilk örneğiydi.
Şivan’la kurduğum bu köprü beni Delîl Dîlanar ile olan işbirliklerine taşıdı. Delîl’le yaptığımız her çalışma benim için ayrı bir anlam taşıdı. Bunun dışında Xelîl Xemgîn’den Diyar’a; Mikail Aslan’dan Aynur’a; Ahmet Aslan’dan Aram Tîgran’a kadar çok sayıda değerli isimle üretim yaptım. Zozan’dan Xero Abas’a birçok projeye katkı sundum. Hatta hayatında sadece bir çalışmaya katılan yeğenim Xezal bile benim için çok kıymetli. Kız kardeşim Türkan’la yalnızca “Venagere” şarkısını yaptık, ama onun da yeri çok ayrı. Ve bütün bunların ötesinde, iki proje hayatımda adeta bir zirve noktası oldu: Ateşten Tarih ve Kürt Dirilişi. Özellikle Kürt Dirilişi belgeselinde yer almak, Nûdem, abisi Harun ve diğer ekip arkadaşlarıyla birlikte bu tarihi yeniden yaşamak, 30 yıllık Avrupa yaşamımda üretimimin zirvesiydi.
***
Kürt Dirilişi
Bu çalışmanın kökleri aslında Ateşten Tarih belgeseline dayanır. O projede yüz yüze tanışmamış olsak da müzikal ve duygusal bağımız oluşmuştu. İlk temasımız Nûdem üzerinden gerçekleşti. Ardından Doğan ve Harun’la yaptığımız sohbetler, bu işin sadece bir müzik çalışması olmadığını bize daha da derinden hissettirdi. Bu belgesel sadece bir belgesel değil aslında. Bir kaynak, bir hafıza, bir film, bir müzik, bir edebiyat, bir sinema çalışması. Belki adına yeni bir format bulmak gerek: Belgefilm mi? Müzikal tarih mi? Bilmiyorum. Ama şunu biliyorum: 90 bölümlük bu yapının bir benzeri yok. Kendi tarzını ve anlatım dilini yarattı.
Belgeselin tüm müzikleri sıfırdan üretildi. Harun arkadaş da gazetenizde yayınlanan söyleşide söylemişti zaten; 50’nin üzerinde beste yapıldı. Bahsedilen 11 parça yalnızca tarihsel önemleri nedeniyle seçildi. Onlar belgeydi, tarihe not düşülmüş, belli dönemleri temsil eden şarkılardı. Ama onun dışında jenerikten anlatıcı bölümlere, kadın temalarından sevinç ve hüzne kadar her duyguda ve konuda yepyeni müzikler yaptım. Bu süreç benim için gerçekten çok özeldi. Elinizde ne bir söz vardı ne de belirli bir ses; bir tarz da yoktu. Rock mı olmalı, dengbêj mi, pop mu? Hiçbiri değildi. Elimizde sadece tarih vardı, anlatılar vardı, çok iddialı ve politik süreçler vardı. Bu süreçte yer almak, bu mücadelenin önderleri ve emektarlarıyla aynı yapının parçası olmak benim için büyük bir şanstı. Ve belki de yıllardır kendime sorduğum şu sorunun yanıtını ilk defa bu kadar net verdim: Müziği neden yapıyorum? Sanat ne için? Cevabım artık çok açık: Bu halk için, bu tarihin tanıklığı ve bu mücadelenin sesi olmak için.