- Sybil çocuk yaşta terk edildikten sonra annesinden kalan mektuba baktığında somut bir kağıt parçasını değil, annesinin kokusunu ve ruhunu görüyor. Biraz daha bilimsel ifade edersek mektup onun fetiş ve geçiş nesnesi. Freud’a göre travmayı soyuttan somuta dönüştüren bu baş etme refleksinin en yaygın örneği, anneden ayrı uyumaya başlayan çocuğun peluş ayıya sarılması.
BİLGE AKSU
Son birkaç yılda özellikle İngilizcede üst üste patlayan edebi işler var. Çoğu Booker gibi ödülleri hedefliyor ve Booker’ın okur kitlesi klasik yazar-okur sözleşmesinin rafa kalktığını, yeni bir edebi anlayışın geliştiğini biliyor. Ödüle uzanmasa bile Goodreads gibi mecralarda yayılan eserlere de rastlıyoruz. Szalay’ın Beden’i, Eliza Clark’ın Kefaret’i, Kuang’ın Sarı Yüz’ü, Sally Rooney’nin yeni nesil kurguları… Tüm bu anlatıların ortak noktası, çağın dikkat süresini dikkate almış olmaları. Artık upuzun betimlemeler, ruhsal portreler, mekanın karakter üzerindeki derin etkileri yok; her şey 3-5 sayfalık bölümler halinde kurgulanıyor. TikTok’un ve Instagram’ın kitap kulüpleri ne istiyorsa o.
Çağın dinamikleri mi önemli, edebiyatın gerekleri mi tartışmasına burada girmeyeceğiz. Zira bir gazete sayfasının da gerekleri var, nasipse o tartışmayı bilahare yürütürüz. Bugün, kitap kulüplerinin ve Goodreads’in son göz ağrısına, 2026 Women’s Prize’ın kazananı Virginia Evans’ın Muhabbet’ine (The Correspondent) göz atalım.
Virginia Evans, okullu bir yazar. 1986 doğumlu, ABD’li. Lisansını İngiliz Edebiyatı’ndan almış. Bir süre iş güç peşinde koşup akşamları yazarlık denemeleri yapsa da işler yolunda gitmeyince, nereye baksa kapitalizm gördüğünden eşini kolundan tutup Dublin’e sürüklemiş. Yüksek Lisansta yaratıcı yazarlık eğitimi ve sonra yeniden ABD’ye dönüş. Muhabbet, yazarın yedinci kitabı. Önceki yazdıkları ses getirmese de bu sonuncuda emeğinin karşılığını nihayet almış.
Her şeyden önce kıskanılası ölçüde ustalıklı bir kitap Muhabbet. Hikayesinden, karakterinden, üslubundan evvel kurgusuyla göz kamaştırıyor. Tamamıyla mektup formunda kaleme alınmış ve böyle bir tercihe dair akla gelen ilk problemi, neyi ne ölçüde ve hangi aşamada anlatmak gerekir sorusunu müthiş bir işçilikle ortadan kaldırıyor.
Hikayeyi yanıbaşından takip ettiğimiz Sybil Van Antwerp daha bebekken biyolojik ailesi tarafından terk edilmiş ve üvey kardeşi Felix’le evlat edinildikleri ailede büyümüş. Mutlu bir çocukluk geçirmiş, ta ki öz annesinden kalan bir mektubu okuyana kadar. Çocuk aklıyla annesinin bu mektubu, savaş yıllarının şartlarından değil de mektup yazmayı sevdiği için bıraktığını düşünmüş. Bu olay onun ilk dönüm noktası. Artık etrafındaki herkesle mektuplaşır olmuş. Hatta yetişkinliğinde seçtiği meslek de bu uğraştan farklı değil; tamamen yazmaya dayalı mahkeme katipliğini seçmiş.
Sybil’in Hollandalı bir eşi ve biri yıllar önce ölmüş üç çocuğu var. Terk edilme travması yaşadığı için kendi çocuklarına sıkı sıkı sarılan Sybil’in hayatındaki ikinci dönüşüm, Kanada tatilinde büyük oğlu Gilbert’ın talihsiz ölümü olmuş. Bu noktadan sonra büyük bir depresyona sürüklenerek kocasından ayrılmış; kalan çocuklarıyla arasına duygusal mesafe koyup kendini işine ve mektuplarına vermiş. Bir seyahat esnasında yaşanan bu felaketten ötürü, sonraki yıllarda kasabasından hiçbir yere ayrılmamış.
Romanın anlatı zamanını temsil eden 2012-2022 arasında artık emekliliğin keyfini süren, ABD’nin kuzeyinde, göl manzaralı evinde dünyaya mektuplar yazan biraz inatçı, biraz meraklı bir Sybil’le baş başayız. Komşusu Alman Lübeck ona çiçekler ve notlar gönderse de bizimki kendini ağırdan satıyor; Teksaslı yaşlı adamla flörtünü sürdürüyor ve çocuklarıyla didişmekten geri durmuyor. Üniversiteye misafir öğrenci olarak gidip derslere katılmak, kitap kulüplerini takip etmek en büyük hobileri. DNA’sını gönderdiği şirkette çalışan Suriyeli Basam’la diyaloglarından ya da Trump’ı cumhuriyetçiliğin yüz karası olarak gördüğü serzenişlerinden anlıyoruz ki dünyaya dair merakı da epey canlı.
Çözülmemiş travmalar kendini tekrar eder
Evans’ın bu kitaptaki en temel başarısı, her şeyi kontrol etmeye çalışan Sybil’in aksine, bir yazar olarak okuyucuyu serbest bırakması. Bazı mektupları öyle bir yerde kesiyor ki, okur olarak boşlukları kendi zihnimizde tamamlamak zorunda kalıyoruz. Yazar anlattıklarıyla değil, bilinçli olarak gizledikleriyle, gönderilmeyen ya da cevapsız bırakılan metinlerle kurguyu inşa ediyor. Buna benzer metinlerde yazarların hikaye ilerledikçe seçtikleri perspektifi eğip büktüklerini, hakim bakış açısına meyledip bir çuval inciri berbat ettiklerini çok kez gördük. Yahut bunun gibi çoklu anlatıcıyla kurgulanan metinlerde farklı kişilerin aynı seslerle, aynı cümlelerle karşımıza çıktığına, karakter tasarımlarının yarı yolda bırakıldığına da epey şahidiz. Evans bu zorlukların üstesinden birer birer gelmiş. Sybil’in gri alanı hiç terk etmeyen karakter yapısı, bazen çocuklarıyla sürtüşmelerinden, bazen yakın dostuyla atışmalarından, bazen önemsiz bir meseleye takılıp kalmasından doğup tutarlı biçimde finale kadar ilerliyor. Yazar, ilk sayfalardan başlayarak isimsiz mektuplarla, tehdit notlarıyla, utanç verici anekdotlarla gerilimi canlı tutmayı ve hikayenin ritmini kurmayı başarıyor. Bu gerilimlerin en önemli nüvesiyse, Sybil’in travmaları ve karakterinin psikanalitik arka planından oluşuyor.
Sybil çocuk yaşta terk edildikten sonra annesinden kalan mektuba baktığında somut bir kağıt parçasını değil, annesinin kokusunu ve ruhunu görüyor. Biraz daha bilimsel ifade edersek mektup onun fetiş ve geçiş nesnesi. Freud’a göre travmayı soyuttan somuta dönüştüren bu baş etme refleksinin en yaygın örneği, anneden ayrı uyumaya başlayan çocuğun peluş ayıya sarılması. Sybil’in elinde yalnızca o mektup var.
Burada devreye giren mekanizma kontrolcü bir kişiliği doğuruyor. Terk edilen çocuk pasif ve mağdurken, mektupları anne ikamesine dönüştürdüğü anda hem aktif pozisyona geçiyor hem de başkalarını kendi eylem alanında kontrol eder hale geliyor. Yıllar sonra kızı Fiona’ya yazdığı itiraf dolu mektupta, annesinden kalan tek şeyi sürdürme dürtüsünü böyle bir yerden ele alıyor.
Daha çarpıcı olanı ise 9 yaşında kaybettiği oğlu Gilbert’a yazdığı, gönderilmeyen mektuplar. Çocuk yaşta annesini kaybedip mektuplara adanmış bir ömür, Kanada tatilinde tepetaklak oluyor. Disiplinli Sybil, kocasının isteğiyle tatilde hiç iş yapmayacak ama biriken işler onu rahatsız ediyor. Gizli gizli dosyaları ayıklarken oğlu Gilbert’ın ilgi çekmek için yüksek bir kayadan atlayıp sığ gölete kafa üstü çakılmasını engelleyemiyor. İlk travmanın yazarak hayatta kalmaya çıkan sonucu, son travmanın sebebi haline geliyor. Oğul Gilbert sırf yazmaya merakı yüzünden ölüp gidince yeni bir baş etme mekanizması devreye giriyor: Sevdiklerinden, duygusal yatırım yaptıklarından uzaklaş ki yeni bir travmada hayatta kalasın.
Freud’a göre çözülmemiş travmalar kendini tekrar eder. Sybil, annesinin kaybını mektuplarla bastırırken ortaya çıkan yeni travma iki pencere açıyor bize: Sevdiklerimizden uzaklaşıyor ve kendimizi güvenli alanımıza kapatıyoruz. Seyahat fikri hem ölen Gilbert’ı hem de bizi terk edip giden annemizi hatırlatıyor çünkü. Kısacası mekânsal fiksasyona, fobik kaçınmaya meylediyoruz. Yerli yerimizde durursak başımıza bir şey gelmeyeceğine, hatta lanetli varoluşumuz sebebiyle (Klein’a göre kötü nesne) sevdiklerimize zarar vermeyeceğimiz sonucuna varıyoruz. Bunu da kavramlaştırırsak, narsistik içe dönüş denen yere ulaşıyoruz; yani duygusal yatırımımızı sıfırlayarak yeniden kırılmayı engellemiş oluyoruz.
Hikayenin çözülme noktası Sybil’in görme yetisinin zayıflaması oluyor. Hayatını harflere bakarak geçiren karakter için artık durduğu yerde mücadele etme şansı yok. DNA’sının eşleştiği yabancı kardeşini bulmak için uçağa atladığı anda, arzusunun fobisini yendiği yere ulaşıyoruz. Merakımız kaygımıza galip geliyor ve travmalarımızın bazılarını atlatma şansı buluyoruz.
Tam bu noktada Evans’ın hamlesi, hikayeyi sıradan bir iyileşme anlatısı olmaktan çıkarıyor. Fobilerimizi ortadan kaldırdığımız anda her şey güllük gülistanlık olmaz; manik telafi çabaları yakamıza yapışır. 75 yaşından sonra evde durmuyor, Avrupa’yı geziyoruz. Manik yönümüzün etkisiyle yaşadığımız iyi anları paylaşma hevesi baş gösterse de bu tutum, bazı ilksel travmaların tamamen silinmeyeceğini, en fazla yön değiştireceğini gösteriyor. Çağımızın temel problemi, psikanalizden her şeyi beklemek değil mi zaten? Okumuş, eğitimli bir yazarda o tarz ucuz umut hikayeleri bulunmuyor işte.
Muhabbet, finalde zirveye ulaşan duygusallığıyla ve son sayfayı çevirdikten sonra zihnimizde yaşamaya devam eden karakteriyle bu yılın en büyük edebi olaylarından biri. Kurgusu, tekniği ve arka planındaki kuramsal dayanağı, malzeme olduğu kitap kulüplerinin ötesinde bir ilgiyi yaratacak ve akademiye sıkıcı olmayan bir inceleme nesnesi sunacaktır (kitap kulüplerine teşekkürler).