
İnsan denilen mahlukat var olalı beri kan dökmediği an ya da savaşmadığı bir dönemi olmuş mudur? Belki insanlığın sınırlı bir alanda yoğunlaştığı emekleme döneminde böyle saatler ya da en azından saniyeler olmuştur. Ya bugün?
Bugün sürmekte olan savaşlar bir yana “iç çatışmalar”da katliam olmayan gün neredeyse yok gibi. Geçen hafta Afganistan’da sadece bir saldırıda 40 polis öldü. Orta Afrika Cumhuriyeti’nde bir mülteci kampına düzenlenen saldırıda ise en az 40 kişi hayatını kaybetti. Bunları uzatmak, başka ülkelerden örnekler vermek mümkün. Peki bütün bu hikayelerde bir biçimde payı olan “büyük güçler” ne yapıyor dersiniz? Bazen ABD Genel Kurmay Başkanı Dunford’ın açıklamalarındaki gibi Taliban’ın “kaybetmediğini” ve savaşı sona erdirmek için “askeri bir çözüm” olmadığını söyleyip yine Taliban’ı kullanmak için “yeni yollar” ararlar ya da Orta Afrika’da olanlar gibileri ise görmeyiverirler. Ya da en fazla bildikleri “savunmaya daha fazla bütçe, yoksa diğerlerine yeniliriz” nakaratları…
Fakat daha tehlikelisi kendi aralarında doğrudan boy ölçüşme olasılığının güçlenmesi. Adeta süreç Gavrilo Princip’ini arıyor çünkü serseri mayın gibi dolanan Arşidük Franz Ferdinand olmaya aday çok politikacı var. Karşılıklı askeri bütçeleri karşılaştırma, artan tatbikatlar, postmodern karakterli savaşı büyütecek yeni cephe olasılıkları (Çin Denizi, Ukrayna-Kafkasya, İran ilk sıralarda) ve daha da önemlisi yükselen neofaşist hareket. Bu hareket kimi ülkelerde şimdiden iktidar/ iktidar ortağı ya da en azından iktidar tarafından sırtı sıvazlanan pozisyonda. Önemli ölçüde, olduğu kadar “demokrasi”yi de ortadan kaldıran süreçleri açıktan talep eden ve fiilen işlemez hale getiren bir yönelim. Aynı zamanda bu anlayış belli ülke ya da etnik/dinsel gruba has değil, her an her yerde. Mesela Meksika sınır kenti Tijuna’dalar. Kendileri de bir an önce Kuzey’e göçmek isteyen insanlar, o göçmenlerle aynı zorlukları paylaşan Tijunalalılar, Honduras’tan kalkıp gelen binlerce kilometre yürüyen insanları kentlerinde istemiyorlarmış. Kapitalizm kendi yarattığı “küreselleşme”nin enkazı altında yine tam anlamıyla demagojiye dayalı bir tarzda “başkaları”nı bırakma derdinde. Ve hikayeyi tüketmeye hazır maalesef yığınlar var.
Macron’un “Avrupa’nın dünyayı kaosa sürüklenmekten alıkoyma yükümlülüğü var” demesi sadece Merkel’den boşalacak yeri doldurma kampanyasının bir parçası değil, yıkım olasılıklarını görmesinden dolayı. Gerçekten yıkılmaya ve enkazı altında bütün insanlığı bırakmaya aday çok şey var. Buna burjuva demokrasileri de dahil. Birbirine gaz veren biraderler Trump-Erdoğan-Putin üçlüsünün bu işten keyif almayacağını ise kimse söyleyemez.
Çare var mı? En azından dünyayı bir bütün olarak algılayan örgütlü bir çalışmayla bu yıkıma karşı kendimizi savunabileceğimiz açık. Bunun adı ister yeni bir enternasyonal ister yeni türden kozmopolitizm olsun “hep birlikte” ve hatta “doğayla birlikte” hareket etmeyi önüne koymak zorunda.