Kanal İstanbul projesinin iktidara çıkış yaptırıcak büyük bir fonlamayla savaş sanayisini büyütme amaçlı olduğunu belirten HDP Eşbaşkan Sezai Temelli, şunları ifade etti: ”Sermaye birikimi böyle genişler. Savaş arıyor Türkiye. Suriye kesmedi, şimdi Libya’ya gidiyor.”
İçeride herkese “terörist”, dışarıda herkese “düşman” olarak bakan iktidarın Rusya ve ABD’yi de bu “düşman” konseptinin içinde gördüğünü kaydeden Temelli, ”Böyle paranoyak bir hal almış durumda. Türkiye’deki herkes buna itiraz etmeli” şeklinde konuştu.
Önümüzdeki bir buçuk yılda seçim olacağını öngören Temelli, demokratik anayasa için güçlü bir toplumsal mutabakat arayışında olduklarını; bir yanıyla faşizme karşı mücadele, bir yanıyla güçlü müzakere diyalektiğini esas almayı sürdüreceklerini söyledi. O yüzden sendikaları, sivil toplum örgütlerini, bütün toplumsal dinamikleri bu sürece davet ettiklerini vurgulayan Temelli, ”İki ay boyunca konferans ve kongre çalışmalarımız var. Ocak’ta büyük konferansımızı toplayacağız. Şubat’ın 23’ünde de büyük kongremizi gerçekleştiriyoruz. Mücadelemizi de çok daha ileri aşamalara taşıyacağız” dedi.
AKP iktidarının 17 yıldır yönettiği Türkiye, 2020’ye başta ekonomi olmak üzere iç ve dış siyasette yaşanan krizlerin yanı sıra toplumsal alanda derinleşen kutuplaşmayla giriyor. Geride bırakılan yıl içerisinde büyüyen yoksulluk nedeniyle birçok intihar vakası yaşandı. Sofrasına ekmek koyamayan yurttaşların önüne ise son günlerde ısıtılan Kanal İstanbul gibi projeler ve Libya’ya asker gönderme gündemleri konuldu. Yürütülen bu siyasete en çok itiraz eden HDP, bu nedenle iktidarın hedefi haline geldi, en ağır baskı ve saldırılara maruz kaldı. HDP Eşbaşkanı Sezai Temelli, MA’dan Ömer Çelik ve Özgür Paksoy’un sorularını yanıtladı.
2020 yılı bütçesinde askeri harcamalar yükseltildi. Asgari ücret ise açlık sınırıyla neredeyse eşdeğer, 2 bin 324 TL olarak belirlendi. Siz bu durumu “Kürt’e mermi, Türk’e siyanür düştü” diyerek özetlemiştiniz. Devletin ‘güvenlikçi’ bir bakış açısına hapsolması ne kaybettiriyor?
AKP’nin 18 bütçesine baktığımızda bir trend olduğunu görürüz. Neo-liberal ve savaş bütçesidir. Giderek savaşa ayrılan payın kapladığı hacim büyüdü; 240 milyar liraya kadar çıkıyor bu rakam. Devasa bir pay, başka hiçbir alana bu kadar büyük bir pay ayrılmıyor.
Bütçenin iki karakteri var;
- Saray’ın çevresindeki sermaye yapısını besleyen, bu vesileyle Saray’ı da finanse eden bir bütçe.
- Savaşı ve savaş düzenini besleyen bütçe.
Halkın kaynakları, halktan alınıp bu kesimlere veriliyor. Emekçiye, öğrenciye, öğretmene, kısacası toplumun bütün kesimlerine olabildiğince az kaynak. Sonuç olarak toplum daha fazla yoksullaşıyor, çok daha ağır bedeller ödüyor. Bu ağır bedellere karşı itiraz etmeye kalktığında da çok ciddi bir şiddetle karşılaşıyor. AKP iktidarının ayakta durabilmesi için çok uzun süredir başvurduğu bir yöntem. Ben bunu 5 Nisan 2015’ten, yani tecritten başlatıyorum. Türkiye kamuoyu bunu bir türlü anlamak istemiyor. Aslında orada bir hukuksuzluk başlıyor. O hukuksuzluk, bütçe hakkı hukukunu da yutuyor.
AKP iktidarı sırf bunun devamını sağlayabilmek; demokrasi ve hukuktan kaçabilmek için sistem değişikliğine gitti. İnanılmaz bir yoksulluk, şiddet ve mağduriyet iklimi; bir mağduriyet coğrafyası yaratıldı. Böyle gidemez.
Dört kişilik bir ailenin yoksulluk sınırı 6 bin 800 TL. Dört kişilik bir ailede asgari ücretle iki kişi çalışsa, yoksulluk sınırına ulaşamıyor. Yurttaş geliri üzerinden yoksullukla mücadele edebilecek bir başlangıç ücretine ihtiyaç var ama yoksulluğu kalıcılaştıracak bir şey değil, mücadele edecek bir ücret politikası yaratılmalı. Bu da iktidardan bekleyerek olmaz, emekçilerin sendikal mücadelesiyle mümkün olacaktır.
Ekonomi politikasını tecrit ile bağlantılandırdınız. İmralı’da Öcalan’a yönelik tecrit devam ediyor. Tecrit, hükümetin siyasetinde nasıl bir yere sahip?
Tecrit 21 yıldır sürüyor. Kavramları da iyi yerleştirmemiz lazım. Son 5 yıl, mutlak tecrit kısmı. Son 5 yıla referans vermemin nedeni, özellikle sistem değişikliğini biçimlendiren bir hukuku var etti, tecridi yaygınlaştırdı. Öcalan’a uygulanması tecrit. Mutlak tecrit ise Öcalan’ın ötesinde, yani Türkiye ve Ortadoğu’da barışa dair bir çözümün adresine de tecrit uygulanıyor.
Mutlak tecrit, 2013’ten sonra olası bir demokratik çözüm, onurlu barış, bölgeye -Suriye dahil- istikrar getirebilecek adımların atılmasına yönelik her şeyin önünün 5 Nisan’dan itibaren kesilmesidir. Mutlak tecrit; demokratik çözüm, demokratik anayasa, demokratik cumhuriyet, yani demokratik sıfatını hak eden bütün gelişmelere uygulanandır.
İktidar, Kanal İstanbul projesiyle ile siyaseten ne amaçlıyor?
Kanal İstanbul Projesi, özellikle hükümetin iktisadi olarak sıkışmış olduğu durumdan çıkmak için bir umut vaat ediyor. 2028’e kadar bir iktisadi canlılık/çevrim yaratabilecek önemli bir yer, kendisi açısından önemli bir fon adresi olarak görüyor. Bütün enerjisini kanala vermesinin nedeni, bu sıkışmışlığı aşabilecek büyük bir projeye ihtiyaç var.
Bu fonlamaya bağlı olarak, askeri meseleler de var. Militarist bir söylemle silahlanma yarışı devam ediyor. Türkiye’nin gündemine çok yakında savaş sanayisine bağlı olarak helikopter gemileri, uçak gemileri gelir, o gelir, bu gelir. Sermaye birikimi böyle genişler. Türkiye kendisine düşman aramaya devam ediyor. Savaş arıyor Türkiye. İktidar her yerde savaş arıyor. Suriye kesmedi, şimdi Libya’ya gidiyor. Bir savaş sanayi…
Libya’ya asker gönderme tezkeresi getiriliyor. HDP’nin tutumu ne olacak?
Militarist her akla, savaş politikalarına, dolayısıyla tezkerelere karşıyız. Bu iktidar savaş politikalarından besleniyor. İçeride herkes “terörist”, dışarıda herkes “düşman”. Bakmayın Rusya’ya, ABD’ye gidiyor geliyor ama onlar da bir “düşman” konseptinin içinde. Türkiye’nin dış politikası böyle paranoyak bir hal almış durumda. Türkiye’deki herkes buna itiraz etmeli.
Parti olarak “erken seçim” çağrısında bulundunuz. Erken seçim mevcut şartlarda ne kadar uzak?
HDP’nin çağrısına yanıt vermeliler. Bu konuda da çalışmaya başlamaları lazım. Erken seçim Türkiye’nin gündemindedir. Bir sistem meselesi, sorunu var. 31 Mart, 23 Haziran bu sisteme bir itirazdır. 19 Ağustos siyasal darbesi de sistemin, topluma, halklara rağmen aslında direnme çabasıdır. Bütün bunlara baktığımızda, aslında toplumla iktidar arasında çok ciddi bir kopuşun yaşandığı görülüyor. Böyle bir durum erken seçim iklimidir.
Erken seçim ne zaman olur, tarih olarak bir öngörünüz var mı?
Önünde en fazla 1 buçuk yılı kalmıştır. 1 buçuk yıl içinde erken seçim olma ihtimali çok yüksektir.
2019’u HDP açısından değerlendirdiğimizde şüphesiz ağır baskı politikalarına maruz kaldınız fakat buna rağmen siyaseten eksik kaldığınızı düşündüğünüz başlıklar var mı?
Birçok başlık var. Baktığımızda, bu mücadele önemli, kıymetli. Bu kadar saldırı var ama bizim de eksikliklerimiz, yapamadıklarımız veya yapma çabasında olduklarımız var. Eleştiri-özeleştiri diyalektiğiyle yol alıyoruz. Bu kıymetli bir şey. Daha iyi yapmak istiyoruz. HDP’nin ve Kürt halkının ödediği bedeller çok yüksek. Bütün bunlara rağmen HDP bugün ayakta ve bu mücadeleyi veriyorsa HDP yöneticilerinin mahareti, liyakati ve gücünün çok ötesinde olan bu halkın erdemi sayesindedir. Halkın mücadele kararlılığı ve yaratmış olduğu teşkilattır. Bu olmasaydı, diğerleri olmazdı. Kendimizi eksik görüyoruz ama eksikliğimiz, halkımızla olan ilişkimizde. Onların getirmiş olduğu bu mücadele geleneği, kararlılığı, tarihe karşı olan eksikliğimiz ve sorumluluğumuzdur.
HDP’nin yeni yılda nasıl bir siyaset ortaya koyacak, önüne siyaseten öncelikli olarak koyduğu bir hedef var mı?
Demokratik anayasa, güçlü bir toplumsal mutabakatı getirir. Hedef olarak önümüze koyduğumuz şey bu ve bütün toplumsal kesimleri de bir ortak mücadele zeminine, o mutabakat dediğimiz meseleye davet ediyoruz. Bir yanıyla faşizme karşı mücadele, bir yanıyla güçlü müzakere. Bu diyalektiği kurduk.
O yüzden sendikaları, sivil toplum örgütlerini, bütün toplumsal dinamikleri bu sürece davet ediyoruz. Şimdi hep birlikte hareket etme zamanıdır. Birlikte bu yolu açma zamanıdır. HDP, bunun çağrısını yapıyor, öncülüğünü yapıyor.
Siyasi gündem iki yapı arasında şekilleniyor. Erdoğan ve HDP. Bir tarafta demokrasi, radikal demokrasi söylemimizde dile getirmiş olduğumuz demokratik cumhuriyetin yol taşlarını döşemek, öbür tarafta otoriter rejim. Hikaye bu ikisinin arasında geçecek. Toplum da bu ikisinden birine öyle ya da böyle karar verecek. Umutlu olduğumuz şey budur. Toplum artık Erdoğan rejiminden desteğini çekmiştir. Şimdi biz, hep birlikte toplumu örgütlemeliyiz.
İki ay boyunca konferans ve kongre çalışmalarımız var. Ocak’ta büyük konferansımızı toplayacağız. Şubat’ın 23’ünde de büyük kongremizi gerçekleştiriyoruz. Mücadelemizi de çok daha ileri aşamalara taşıyacağız.
AMED