Kürdistan’da insanların katledilmediği tek gün bile yok. 

Bu satırları yazdığım sırada Şırnak’ın Silopi ilçesinde üç kadın siyasetçinin ve ismi öğrenilmeyen bir erkeğin katledildiğini öğreniyorum. Sêvê Demir, Pakize Nayır ve Fatma Uyar. Tam da üç yıl önce katledilen Sakine Cansız, Fidan Doğan ve Leyla Şaylemez’i andığımız bugünlerde. 

Sêvê, Fatma ve Pakize insanlara yardım etmek ve yaşanan saldırı ve katliamları kamuoyuna duyurmak için oradaydılar. Karşıyaka mahallesinden, Yeşilyurt mahallesine geçmek isterken katlediliyorlar. Gelen bilgi bu, ama sonrası yaşananlara baktığımızda sadece kurşunlarla değil, işkenceyle de katledilmişler.

Tanıkların anlatımına göre kadın siyasetçiler yaralandıktan sonra kendilerini koruyabilmek için bir köprünün altına sığınıyorlar ve telefonla arayıp, "Yaralandık, durumumuz iyi değil, kan kaybediyoruz, hemen ulaşmazsanız ölebiliriz" diyorlar ve Sêvê’nin de yaralı olduğunu söylüyorlar. Kendilerinden alınan son bilgi bu şekilde. 

Arkasından, morgda üç kadın cesedinin bulunduğu haberinin gelmesi üzerine HDP Şırnak milletvekili Leyla Birlik, katledilen siyasetçileri morgda teşhis ediyor. Birlik, ismi öğrenilmeyen erkeğin yüzünün tanınmayacak halde olduğunu söylüyor. Özellikle Sêvê’nin bacağında yara olduğunu ve başından çok büyük bir darbe olduğunu aktarıyor. Fakat sonra gelen bilgilere baktığımızda olayın kasıtlı olduğu anlaşılıyor. Çünkü Sêvê başından darbe almış ve başının neredeyse yarısı yokmuş. 

Sêvê, Pakize ve Fatma’nın katledilme biçimi, yine Şırnak’ın Dicle mahallesinde özel harekat timlerinin sivillerin üzerine ateş açması sonucu, önce yaralanan sonra özel harekatçılar tarafından katledilen, sonrası ölü bedenine işkence yapılan ve panzerin arkasında sürüklenen Hacı Lokman Birlik olayına benziyor. Hatta özel harekatçılar işkenceyle katlettikten sonra Hacı’nın o kimsenin kıyamadığı güzel yüzüne basarak fotoğraf çektirmişlerdi. 

Bir kez daha anlaşılıyor ki, devlet planladığı savaş konseptini en korkunç şekilde uygulamaya devam ediyor. Bir yandan sivil halkı öldürürken, bir yandan da yaralılara yardım eden sağlıkçıları, yaşanan vahşeti kamuoyuna duyuran siyasetçileri hedef göstererek katlediyor. Ertesi gün de kendi medyalarında, "teröristler öldürüldü" diye manşet yapma zavallılığını gösteriyorlar. 

Dünyada yaşanan bütün savaşlara bakalım, kim ki elinde beyaz bayrakla geliyorsa asla o insana zarar verilmez ama Kürdistan’da yaralılarını hastaneye götürmek için beyaz bayrak taşıyanlar bile özel harekatçılar tarafından taranıp öldürülüyor. 

En son dün Cizre’de beyaz bayraklarla ayrılmaya çalışan bir aileye özel harekat polisleri ateş açtı ve 12 yaşındaki Bişeng Goran isimli bir çocuk katledildi. 

Savaş hukukunda bile sivil insanlara yapılan tüm ihlaller uluslararası ceza hukuku çerçevesinde cezalandırılır… Örneğin beyaz bayrağı kaldıranlara saldırmak savaş suçu sayılır. Savaş esirlerine ve sivillere karşı kötü davranmak da savaş suçu oluşturan davranışlar arasında yer alır. Savaş suçları toplu katliam ve soykırım olaylarının bir parçası olmasına rağmen, bu tip suçlar genel olarak uluslararası insani hukuk çerçevesinde insanlığa karşı suçlar kapsamına girer. 

Savaş hukuku da bir yana, insancıl hukuk diye bir şey var. Bunun en önemli koşullarından biri de savaşlarda hastanelerin korunmasıdır. Bugün Kürdistan’da bırakın hastanelerin korunmasını, hastaneler bombalanıyor veya birçok hastaneye ihtiyacı olan hastalar değil, özel harekat timleri konumlandırılmış durumda. 

Özellikle Cizre, Silopi ve Sur'da bulunan hastaneler abluka altına alınmış, etrafları panzerlerle kuşatılmış ve binalardan keskin nişancılar sivillere ateş ediyor. 

Abluka altına alınmış il, ilçe ve mahallelerde sadece sağlık hakkı değil, eğitim hakkı, barınma ve beslenme hakkı da ihlal ediliyor. 

Gerçekten yüzkarası bir durumla karşı karşıyayız. Sokağa çıkma yasaklarının olduğu bölgelerde tam olarak neler olup bittiğini bilmiyoruz. Yaralılar şansları varsa kendi imkanları ile oradan çıkabiliyorlar, herhangi bir ambulans gidip oradan yaralı veya cenazeleri alamıyor. 

Bugün Diyarbakır’da anneler çocuklarının ölü bedenlerini gömemedikleri için açlık grevindeler. Düşünün çocuklarının yasının tutulmasına daihi izin verilmiyor. Bu neyin sessizliği? Tarih sadece işgalcileri değil, sessiz kalanları da yargılar. 

Yazmaya çalıştığım olaylar sadece bu yaşananların küçük bir boyutu. Savaş istenmez, karşı olunur. Bu derin sessizliğin bir an önce bozulması ve savaşın yanında değil, barıştan yana olan seslerin yükselmesi şart.