Savaşların yol açtığı yıkımlar sadece savaşın yaşandığı dönemde değil, ondan çok sonraki dönemlerde dahi etkisini büyük bir oranda sürdüren yıkımlardır. Hatta denebilir ki savaş asıl etkisini, savaş bittikten sonraki dönemlerde gösterir. Savaş sürmekte iken fiziki olarak hayatta kalma, fiziki varlığını koruma ve idame ettirme mücadelesi savaş bittikten sonra insanı çok ciddi bir varoluşsal problemle karşı karşıya bırakır. Fiziki varlığı sürdürmek için verilen mücadeleye dair tüm eylemler savaş sonrasında sorgulanmaya, hesaplaşmaya, suçluluğa, öfkeye, intikam alma duygusuna dönüşen devasa kaotik bir süreçtir ki fiziki varlığı sürdürmek için verilen mücadeleden çok daha büyük ve uzun bir mücadele sürecidir. Bu travmatik süreç, eğer bu savaşı yaşayan toplumlar, güçlü bir psikolojik savunma, korunma ve yeniden yaşamı inşa edebilme araçlarına sahip değilse yaşanacak sorunlar ve ödenecek bedel savaş döneminkinden çok daha ağır olacaktır.
Yaşadığı coğrafya binlerce yıldır devletçi sömürgeci uygarlıkların işgal, talan ve yıkımına maruz kalan fakat özellikle son yüz yıldır ulus devletçi uygarlığın saldırılarıyla çok ağır baskı, inkar, imha ve katliam süreçlerinden geçen Kürt halkı, Kürdistan toplumu bu travmatik gerçeklikle yüz yüzedir. Özellikle son olarak Rojava’da IŞİD barbarlığı eliyle ve Kuzey’de onun ortağı olan iktidar eliyle yaşatılan katliamlar etkilerini çok uzun yıllar sürdürecektir.
Peki belki de son savaş diyebileceğimiz bu savaş bittiğinde, Kürtler bu travmatik süreçle nasıl baş edecekler, varoluşlarını nasıl yeniden inşa edeceklerdir. Bu inşa süreci için savaşın bitmesi mi beklenecek? İşte bunun kritik cevabı tam da bu sorunun cevabında yatmaktadır. Kürdistan halkının en büyük avantajı ve umudu, savaş sürerken, mücadele en amansız biçimiyle bile sürerken bu inşa sürecini en az verilen fiziki mücadele kadar önceleyen bir ideolojik önderlik ve paradigmaya sahip olmasıdır. Yaşanan acıların milliyetçi, intikamcı, halkları düşmanlaştırıcı bir zehirlenmeye dönüşmesine izin vermeyen bir öncülük ve rehberlik gerçekleşirken aynı zamanda bunun araçlarının yaratılması için de önemli bir çaba verilmektedir. Pek tabiidir ki pratik anlamda pek çok zaman bu araçlar, yol ve yöntemler işlevsiz kalabilmekte, yeterince etkili olamayabilmektedir.
Hiç kuşkusuz, ciddi varoluşsal sorunlarla karşı karşıya kalmamanın, bu travmatik süreçle baş etmenin en güçlü, en etkili yöntemlerinden biri estetik sanatsal müdahale ve inşa yöntemidir. Adorno, sanatın topluma en bütünlüklü ve en derinlikli bakabilme ve anlayabilme kapasitesi olduğunu söyler. Çoğunlukla savaşın yakıcı biçimde sürdüğü dönemlerde en çok ve en kolay vazgeçilen şeylerden biridir sanatsal üretim ve sanatsal ilgi. Bunda çoğunlukla sanatın bir eğlence aracı olarak görülmesi ve bundan dolayı da böyle büyük acılar yaşanırken eğlenme olarak algılanan bir eylemliliğe dahil olmanın insanda yarattığı suçluluk duygusudur. Ancak savaşın yarattığı bütün yıkım ve tahribatın, yarattığı ve yaratacağı tüm travmatik süreçlerle baş etmenin ve yaşamı yeniden ve ortakçı, eşitlikçi umutvar bir yaşama evriltmenin en bütünlüklü ve en derinlikli yöntemi olan sanatsal üretimden vazgeçmek, onu durdurmak bir an için bile düşünülmemelidir.
Devletin, sanatla ilgilenmeyi ve sanatı iktidarının ve eylemlerinin hizmetine koşmayı en çok tercih ettiği dönemler, savaş dönemleridir. İktidarlar yaşanan travmanın, sanat yoluyla nasıl iktidarlarına hizmet edecek şekilde maniple edebileceklerinin son derece farkındadırlar. Oysa sanat devletlerin ve iktidarların değil, halkların savunma ve inşa etme yöntemi olarak ortaya çıkmıştır.