Amed’in Bismil ilçesinde doğdu. Türkiye’nin en düz ovasından en engebeli yaşama atlayanlardan biri oldu… Çok geçmeden ailece il merkezine taşındılar.
Gelişmeler de bundan sonra başladı.
Çünkü kaosun daimi duraklarından Kürdistan’da her şey birbirini tetikler. Her başlangıcın kendine ait, şaşmaz bir ritüel ile devam eden bir oluş zinciri var.
Devletin tüm ideolojik ve savaş aygıtları ile yöneldiği 90’ların ruhuna ve dünyasına itiraz eden iki çocuğu, Nihat Özbek (Haki Amed) ve Nilüfer Özbek(Beritan), yüzlerini dağlara çevirdi.
1993 yılında katılım yapan Nihat, 97 yılında şehadete erer. Takriben 1994 yılında katılım yapan Nilüfer de çok geçmeden şehit düşer. Tabi ailenin bundan haberi yoktur. Uzun süre çocuklarından haber alamazlar. Aylar ve yıllar sürer! Sağlar mı değiller mi? Bunu bilemedi Makbule ana!
Yaşamlarını yitirdikleri yönünde haber alsa da ara sıra, bir türlü netleştiremedi. Hepsi duyumlardan ibaretti. Varsa, bir kemik. Ona da razıydı.
Bir mezarın, bir parçanın olması önemliydi. Çünkü mezar, bellektir. Mezarsızlık belleksizliktir. Hafıza o çukurdan doğar. Ölümü çağrıştırsa da tersten bakıldığında tam tersidir, bir yaşam kuyusudur. Mezar bize yaşamı hatırlatır. Bir hatırlama ve bir hatırlatma hakikatıdır. O olmadığında, yok edildiğinde unutmanın yolu açılır. Oysa mezar sayesinde kinimizi de umudumuzu da her daim koruruz. Yine mezar “yas” demektir. Kürdistan’da yüzlerce annenin çocuğu için “sadece elimde bir kemiği olsa yeter” deyişine tanığız. Bu durum yas olgusu ile ilintilidir. Yas tutmak çok güçlü bir ritüeldir. Yası tutulmayan her ölüm bir boşluk yaratır. Yaşamı kesintiye uğratıp akışı zedeler. Düşman tam da bu boşluğun peşindedir. Orayı gasp etmek, oraya yerleşmek ister. Çocuğunun peşine düşmek, o boşluğu kaptırmamakla da ilgilidir.
Kendisi yola çıkmaya başladı. Onları aradı, sordu. Onların akıbetini soruştururken ihbar edildi… Hapse atıldı. O içeride iken kızı Münevver de tutuklandı. Aynı hapiste(Batman M Tipi) birbirlerine kavuştular.
Münevver 9 ay, kendisi de 2 – 3 yıl sonra bırakıldı, ama annenin davası devam etti. Suçu büyüktü!
Çocuklarının akıbetini öğrenmek, haber almak. Hepsi bu!
Devam eden dosya onaylanır. Cezanın geriye kalanını da yatması gerekir.
Teslim olmadı.
Yıllarca kaçak halde, o yaşlı hali ile o ev senin bu ev benim dolaştı. Bu süreçte evi herhalde bin kez basılmıştır. Eve o kadar çok uğrarlar ki artık ev halkı ile tanıştır, hemhaldir sivil polis. Bazen oturup çay – kahve içerler.
Kaderin cilvesi bu ya, bir gün ev yine basılırken o da evdedir. Polis içeri geçer, oturur, çay ikram edilir. Polislerin oturduğu koltuğun arkasındadır, orada sessizce beklemektedir. Bir öksürme, hapşırma her şeyi bitirecektir. 45 dakika sonra sağ salim çıkar kanepe arkasından…
En son bir hastaneye gidişi sırasında yakalandı, zindana götürüldü. 2014’te zindana girerken yaşı 70’lere dayanmıştı.
Girdiği zindan ile evinin arasında sadece bir cadde var…
2016 yılında denetimli serbestlik ile tahliye oldu.
Bu annenin adı Makbule Özbek… Makbule annenin hayatı burada anlatmaya değer binlerce anneden sadece biri. İki çocuğunun da hayatını kaybettiği kesinleşti. Ama onları gömemedi. Çünkü nerede olduklarını bilmiyor halen. Araştırmalar şimdilik sonuçsuz. Sarılacağı bir kemikte yok.
Onlar olmadan yas kurdu. Üç gün boyunca onların yasını tuttu.
Yıllarca zindan yattı, onlarca baskın yedi. Ailesinden daha pek çok kişi cezalar aldı. Yine psikolojik ve fiziksel işkencelere maruz kaldı. Tüm bu yaşananlara ve şuan burnunun dibinde, yüreğinin direğini sızlatarak devam eden savaşa dair, şunu kendinden emin olarak söylüyor: “Diyalog kurulsun, masa kurulsun. Konuşulsun. Barışmaktan başka çaremiz yok. Barış en değerli şeydir.”
Son bir ay içinde üç kez görüştük. Geniş geniş sohbet ettik, tüm yoğunlaşması siyasal gündem ve olup bitenler. Bu normaldir çünkü ortada sabırsız bir yürek, savaşı ve barışı bilince çıkarmış bir anne hakikati var. Barış halinden başka kurtuluşun olmadığını adı gibi biliyor ve her şeye rağmen barış diyor. Çünkü savaşı tanıyor…