İmralı’da Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’la Kasım ayından bu yana görüşmelerin olduğunu söyleyen KCK Yürütme Konseyi Başkanı Murat Karayılan, “şimdilik bir istişare durumundan söz edilebileceğini” söyledi. Çözüm sürecinin gelişebilmesi için pratik adımları da sıralayan Karayılan, “çok büyük ciddiyete ve sorumluluğa ihtiyaç vardır. Tekrardan birtakım hesaplar çerçevesinde oyalama taktikleri geliştirerek Kürt sorununun çözümünü değil de PKK’nin çözülmesini hedeflemeye dönük amaçlar güden politikalar geliştirilirse yazık edilmiş olur” uyarısında bulundu.

KCK Yürütme Konseyi Başkanı Murat Karayılan, İmralı’da Kürt Halk Önderi Öcalan’la görüşmeleri ANF’ye değerlendirdi.

Öncelikle Öcalan ile devlet görüşmelerinin doğruluğunu size sormak istiyorduk ama biraz önce DTK’den bir heyetin İmralı’ya gittiği basına yansıdı. Devlet ile Sayın Öcalan arasında görüşmelerin yapıldığı iddiası doğru mu ve eğer doğruysa bunu yeni bir çözüm süreci olarak değerlendirmek mümkün mü? 

Kasım ayından bu yana bir devlet heyetinin İmralı’da Önder Apo ile yürüttüğü bir takım görüşmeler vardır. Böyle bir görüşme süreci doğrudur. En son, biraz önce basına yansıyan Ahmet Türk ve Ayla Akat’ın İmralı‘ya gidip görüşmüş olmaları elbette ki bu görüşme sürecine daha bir ciddiyet kazandırmıştır. Bu yeni bir boyuttur ve bunu önemsiyoruz. Bu girişimi dikkatle izlemek ve asla küçümsememek gerekiyor. Fakat bütün bunlar yeni bir çözüm sürecinin başladığı anlamına henüz gelmemektedir. Bu görüşme ve diyalogların Kürt sorununda bir çözüm sürecine dönüşüp dönüşmeyeceği ancak önümüzdeki günlerde anlaşılacaktır. Şimdilik bir istişare durumundan söz edilebilir. Yeni bir süreç için daha fazla veriye ihtiyaç vardır. Özellikle AKP Hükümeti’nin tutumu bu konuda önemlidir. Bu diyalog sürecinin bir çözüm sürecine dönüşüp dönüşmeyeceği konusunda hükümetin tutumu kesinlikle belirleyici olacaktır. 
Şimdi eğer TC Devleti adına Başbakan ve AKP hükümeti gerçekten Kürt sorununu çözmeye karar vermişse, elbette ki bu süreç demokratik çözüm sürecine dönüşebilir. Fakat bu konuda olumluya yorumlanacak pek fazla veri yoktur. Pratikte yaşanan yansımalar yeni bir karara gittiği yönünde herhangi bir izlenim bırakmıyor. Yakından izleyen tüm çevreler bunu bilmektedirler. Başbakan’ın daha 2-3 gün önce yaptığı konuşmalar, her gün güçlerimize dönük gerçekleştirdikleri operasyon ve saldırılar, yine KCK adı altındaki soykırım politikalarının pervasızca yürütülmesi, vb. vb. buna örnek olarak gösterilebilir.

“Bazı ülkelerde hem çatışma olur, hem görüşmeler olur” örneğini veriyorlar…

Hadi diyelim, öyle olsun; peki o zaman çözüm projeniz nedir? Yani devlet bir politika değişikliğine gitmiş midir, gitmemiş midir? AKP resmen “ben artık Kürt sorununda şiddeti kullanmaktan vazgeçiyorum, kimseyi şiddetle bastırmayacağım, bu sorunu artık diyalogla ve demokratik yöntemlerle çözmeye karar verdim” diyor mu? Başbakan bunu diyebilecek durumda mıdır? İşte bu nokta çok önemlidir.



Şimdi size “silah bırakılsın” deniliyor…

Bir kere bu sorunun çözümünde şiddeti esas alan devletin kendisidir. Sen bir toplumsal kesime karşı sürekli devlet gücünü ve şiddeti kullanacaksın, ondan sonra da “kimse buna karşı ses çıkarmasın, silahlar bırakılsın” diyeceksin. Bu böyle olmaz. Senin öncelikle şiddeti kullanmaktan vazgeçip vazgeçmediğini netleştirmen gerekiyor. Bu konuda çok büyük ciddiyete ve sorumluluğa ihtiyaç vardır. Tekrardan birtakım hesaplar çerçevesinde oyalama taktikleri geliştirerek Kürt sorununun çözümünü değil de PKK’nin çözülmesini hedeflemeye dönük amaçlar güden politikalar geliştirilirse yazık edilmiş olur. Çünkü bu konu yeterince tahriş edildi ve bir güven bunalımı yaratıldı. Bir kez daha tahriş edecek politik manevra ve tahriklerden uzak durulmalıdır. Oldukça ciddi olan bu konu, aynı ciddiyete denk düşen bir tutarlı yaklaşımı gerektiriyor. Açık ki, bir çözüm sürecinin gelişmesi için öncelikle Türk devletinin böyle bir kararlaşmaya ulaşmış olması gerekmektedir. 



Ne yapacak, nasıl anlaşılacak?

İlk adımı devletin atması lazım. Madem devlet ve hükümet Türkiye’nin bu temel sorununu çözme kararı almışsa ve çözecek olan kendisiyse, evvela pratik bir adım atmalı ve bununla birlikte çözüm projesini ortaya koymalıdır. Yani çözmek istiyor da, nasıl çözmek istiyor, projesi nedir? Böyle bir proje ortaya konulmadan sağlıklı bir tartışma, diyalog ve müzakere zemini oluşamayacağı gibi herhangi bir çözüm stratejisi de geliştirilemez. Sürekli entegre stratejisinden söz ediliyor ama bunun ne olduğunu açıklayan kimse yok. Yani Türk devleti Kürt sorununda çözüm için ne gibi adımlar atmayı düşünüyor? Bunu, Kürt tarafı olarak biz bilmek istediğimiz gibi, kamuoyu da bunu bilmek istiyor. 



Peki, sizin bu konuda daha önce sunduğunuz projeler…

Önderliğimiz, Oslo ve İmralı süreci tartışmalarının bir sonucu olarak 5 Mayıs 2011’de Başbakan’a sunulmak üzere Türk heyetine protokoller sunmuştur. Kürt tarafı olarak bizim çözüm projemiz bu protokollerdir. Ayrıca Önderliğimizin hazırladığı ‘’Yol Haritası‘’ var. Yani bizim projemiz vardır, Türk tarafının projesinin de açığa çıkması, ortaya konulması gerekmektedir.
Çözüm için bunlara ihtiyaç vardır. Bunlar olmadan, peşinen, “silah bırakılacak, silah bırakma hedeflenecek” gibisinden yaklaşımlarla herhangi bir yere varılamaz. “Birden bire bunların hepsi devre dışı edilsin” demekle sonuç alınamaz. Bu, işi yokuşa sürmek olacağı gibi, bunlar ancak bir çözüm projesi çerçevesinde tartışılacak hususlardır. Ancak Kürt sorununun çözümünde atılacak olan birtakım adımlarla paralel gelişebilecek bir süreç olabilir. Bunlar, bir yol haritasının belirlenmesi temelinde adım adım yapılacak olan şeylerdir. Yani Kürt sorununun çözümü sadece silahların bırakılması değildir.

“Kürt sorunu ayrı PKK’nin silahlı güçleri ayrı” deniliyor…

Bu türünden değerlendirmelerin hiçbir değeri yoktur. Eğer Kürt sorunu ve silahlı mücadele bu kadar iç içe olmasaydı şimdiye kadar silahlı güç mü kalırdı? Uluslararası güçlerin çok çeşitli konseptlerine dayanan, bütün hamlelerine rağmen eğer bugün güçlenen bir silahlı yapı söz konusuysa, bunun dayandığı güçlü bir toplumsal temel vardır. Dolayısıyla birbirinden ayrı düşünülemez. Bu açıdan, deyim yerindeyse arabayı atın önüne koymamak gerekiyor. Atı arabanın önüne koyup arabayı sürmek ve her kademede yapılacak olanları yaparak sonuca gidilebilir.



Gerçekten Türk devleti sizden silah bırakmayı mı istiyor?


Açıkça söyleyeyim: Türk tarafının bizden istediği şey silah bırakmak değildir. Yani basına öyle açıklıyor olabilirler, ona bir şey demem. Fakat bizden istenen o değildir. Altını çizerek belirtiyorum; hem Oslo-İmralı sürecinde hem de şimdi bizden istenen şey silah bırakmak değil, silahlı güçlerimizin Türkiye sınırlarının dışına çıkarılmasıdır. Devletin bizden istediği budur. 


Bunu biraz açar mısınız?


Güney Kürdistan’a çekilmemiz isteniyor… Her gün Güney Kürdistan bombalanıyor. Zaten orada bir kısım güçlerimiz var. Bir de Kuzey’dekilerin hepsini oraya götürürsek bir yerde toplamış oluyoruz, bunun güvencesi nedir? Ama bize deniliyor ki, “Ezber bozan bir karar verin, 1999’daki gibi güçlerinizi çekin. Bu sefer Başbakan ve hükümet kararlıdır. Onlar da adım atacaktır” Güzel ama ön adımlarını şimdi atsın. Niye şimdi atılmıyor? Israrlı bir biçimde gelişen, “önce güçler sınırın dışına çıksın, sonra adım atarız” söylemine nasıl güvenebiliriz? Bunun güvencesi nedir? Bu ciddi bir konu. Mesela bu konuda, “99 yılı gibi olmaması için gerekli tedbirleri alırız” diyorlar. Yani “güçlerinize ta Karadeniz’den, Dersim’den, Bingöl’den, Erzurum’dan, Kars’tan rahatlıkla Güney’e geçebilecek şekilde kolaylık sağlarız, operasyon yaptırmayız” anlamında söylüyorlar. Hayır, eğer bu sorunu çözmeye karar vermişseniz buyurun ilk adımlarını atın. Diğer hususları bir takvime bağlayabiliriz. 



Böylesi bir durumda devletin atması gereken ilk adımlar neler olabilir?

Öncelikle ilk önce Önder Apo’yla diyalogun başlatılmış olması çok önemli ve isabetli bir girişimdir. Ama öyle bir kamuoyu yaratılıyor ki, sanki top İmralı’ya atıldı ve oradan gelecek cevaba göre her şey hallolacak. Burada önemli olan önce devletin ne yapacağıdır. Ama biz bunun da öyle bir taktik yaklaşım olarak geliştirildiğini görüyoruz. Bizzat Başbakan ve ardından danışmanı açıkladı; görüşmelerin olduğunu belirttiler. Evet, görüşmeler var ama sizin bu konudaki çözüm projeniz nedir, Allah için ona ilişkin de birkaç cümle söyleyin. Ama çözüm projelerinin ne olduğuna dönük herhangi bir şey ortaya konulmuyor. Mevcut durumda adeta, “işte biz görüştük, çözüm gelecek” diyorlar. Hayır, görüşme çözüm için ilk yapılacak şey. Bu doğru. Ama senin de atacağın adımlara ihtiyaç vardır.

Bu adımlar ne olmalı?

İlk atılacak olan adım Önderliğin İmralı’daki pozisyonunun değiştirilmesidir. İlk adımı soruyorsunuz, ilk adım bu olabilir. Ve zaten sürecin ilerlemesi için de buna kesinlikle ve kesinlikle ihtiyaç vardır. 
Şimdi bölge kaynıyor, silahlanma her tarafta gelişiyor. Sivil-sıradan insanlar bile, Suriye’de, Irak’ta, Kürdistan’da ve Ortadoğu’nun hemen her yerinde silahlanıyor. Bu konuda böylesine devindirici gelişmeler yaşanırken, PKK’nin silah bırakmasını tartışmak kolay değildir. Bu güçlerin devletin tutarlılığına ilişkin ikna edilmesi gerekmektedir. Önderlik İmralı Tecrit Sistemi altında bulunduğu sürece sen devletin tutarlılığına ilişkin, tek bir kişiyi bile ikna edemezsin.
Önderliğin pozisyonu değişecek, serbest hareket etme koşulları oluşacak. Ardından BDP’lilerle görüşmüş olması ve görüşebilmesi elbette ki çok önemli. Bu, siyasi yapının iknası ve çalışmaları için gereklidir. Ancak esas önemli olan silahlı güçlerdir.

Bunun için ne yapılabilir?

Bunun için bizim direk Önderlik ile diyalogda olmamız gerekiyor. Sadece yönetimle değil, geniş komutanlık kademesi ve savaşçı yapısının ikna edilmesi sorunu vardır. Dolayısıyla eğer devlet ve hükümet gerçekten çözümde samimiyse önce Önderliğin önünü açması gerekiyor. Önderliğimizin de dediği gibi, “havuz var, içinde su yok, bana yüz diyorsunuz. Nasıl yüzerim?” Aynen durum odur. Madem Önderliğimizin önemli bir aktör olduğunu belirtiyorlar -ki bu doğrudur- o zaman önünü açmanız lazım. Evvela devletin atacağı adım bu olmalı. Çözüm için bu gereklidir.
Bu konuda sadece DTK’lilerin Önder Apo ile görüşmesinin sorunu çözeceği düşünülüyorsa yanlıştır. Elbette ki siyasi alanın sürece dahil edilmesi çok önemli ve gereklidir. Görüşen heyetin aracı gibi bir rol üstlenmesi düşünülebilir ki bu da uygundur. Mevcut heyet içerisindeki insanlar güvenilir insanlardır. Ancak savaşçı yapının ikna edilmesi ayrı bir olaydır, bizleri de aşan bir durumdur. Bu nedenle Önderliğin İmralı‘daki pozisyonu hakkında bir değişiklik yapılmadan ve Önderliğin bir biçimde doğrudan ilişki kurma olanakları yaratılmadan sonuç alınabileceğini sanmıyorum. Kesin sonuç alınmak isteniliyorsa, böyle bir durumun gerekliliği anlaşılmalıdır. Atılacak ilk adım bu çerçevede, yani serbest hareket etme olanaklarının yaratılması biçiminde formüle edilebilir. 


İkinci husus…


İkinci husus olarak ise, bir proje olur ve o proje temelinde müzakere süreci resmen gündeme girerek yapılması ve atılması gereken adımlar taraflarca bir takvim temelinde pratikleştirilebilir. Açık ki Kürt sorunu, anayasal bir sorundur. Madem anayasanın da yeniden yapılması gündemde, O zaman çözüm perspektifini anayasaya da yansıtmak lazım ve bu biçimde kalıcı-köklü çözüm temelinde toplumsal uzlaşmanın temelini yeniden atmak gerekiyor. Yeni yapılacak anayasada Kürt halkının varlığına da yer verilerek demokratik ulus perspektifinde bir çözümün önünün açılması önemli bir yaklaşım olacaktır. Böyle ciddi bir yaklaşıma kesinlikle ihtiyaç vardır. AKP hükümetinde böyle ciddi bir yaklaşım gelişirse, biz de hareket olarak demokratik çözüm sürecinin gelişmesi için elimizden geleni yaparız.

Gerçekten bu görülüyor mu?

Şimdi görülen şey bu değildir. Yani bu çizdiğim çerçevedeki bir yaklaşımı yansıtan herhangi bir izlenim henüz açığa çıkmış değildir. Bir tek görüşmeler var. Umarım önümüzdeki birkaç gün içerisinde bu yönlü bazı netleşmeler geliştirilir. Daha çok onu bekliyoruz.

Sizce bu gelişir mi?

Bu, ancak önümüzdeki günlerde netleşebilecek bir husus ve tamamen AKP’nin tutumu ve politikasıyla alakalı bir durumdur. Biz Kürt tarafı olarak buna açığız ama hükümet buna ne kadar açık ve hazırdır, bu konuda şu an itibarıyla herhangi bir şey belirtecek durumda değilim. Şimdi bu sorunu çözmesi gereken devletin hiçbir somut-pratik adım atmadan bizden mevziilerin terk edilmesi ya da pozisyonumuzu zayıflatacak dayatma ve isteklerde bulunması, saflarımızda, toplumumuzda ve kamuoyunda çok ciddi kuşkulara yol açacaktır. Halen bu kuşkular egemendir. Biz bu konuda erkenden bir şey söylemek istemiyoruz ama “Kürt sorununu çözme kararı ve politikası”ndan ziyade “Kürt Özgürlük Güçleri’ni çözme, etkisiz kılma, güçten düşürme ve böylece zoraki bir biçimde kendi çözüm çizgisine dahil etme konsepti”nin olduğu yönünde tespitler vardır. 



Bu konuda özellikle Başbakan Yardımcısı Beşir Atalay tarafından sık sık “bir entegre stratejisi çerçevesinde tüm enstrümanlar kullanılmaktadır. Bunun iç-dış bütün enstrümanları devrede olacaktır” mealinde demeçler veriliyor. Bununla neyi kastediyor?

Her şeyden önce şunu söyleyeyim: Yani toplum mühendisliği mantığıyla yaklaşarak, mevcut olan bu tarihsel-toplumsal sorunu mekanik bir olgu olarak ele alıp düşünme ve bunu bazı aletleri kullanarak yola getirme zihniyetini yansıtan, bu enstrüman kavramını doğru görmüyorum. Bu, küçümseyici ve teknikleştiren bir zihniyetin sonucu olarak ifade edilen bir husustur. Ortada Türkiye’nin en temel toplumsal sorunu olan bir ulus sorun vardır. İnkar edilmiş ve bu yüzden 90 yıldır her türlü trajediye muhatap olmuş bir ulus vardır. Eğer bunu kabul ediyorsan, oturup bu tarihsel hatayı düzelten köklü bir yaklaşım geliştirerek bu sorunu çözersin. Yani bu bir “enstrümanlık iş” değildir. 
Ama aynı demeçlerde ve yine pratikte yürütülen bütün diğer hükümet ve devlet çabalarında şunu rahatlıkla görmek mümkündür: AKP hükümeti geçen yıl Temmuz’dan sonraki süreçte bizi tasfiye etme kararı aldı. Boşuna Tamil örneğini vermedi. Bunun için paralı-özel ordu kurdu, ABD’den daha fazla istihbarat ile teknoloji desteği için çok çabalar sergiledi ve bunu önemli oranda da sağladı. Bu temelde çok kapsamlı imha edici operasyonlar yaptı. Kesin bir biçimde imhayı hedefleyen operasyonlar geliştirildi. Onların o zamana kadar ki politikası Haziran’a kadar sonuç almaktı. İşte bunun için Önderliğimize tecrit geliştirildi. KCK adı altındaki operasyonlar hızlandırıldı, gerillaya dönük yapılan operasyonlar yaygınlaştırıldı, büyük bir sindirme hareketi gündemleştirilerek sonuç alınmak istenildi. Ama 2012’nin baharıyla birlikte hareketimiz de bu tasfiye ve saldırı dalgasına karşı bir direniş hattı ve strateji geliştirdi. İmralı’da Önderliğimiz bir duruş sergiledi. Ardından ise halkımız ve Kürt siyaseti bütün baskılara rağmen yılmadı, güçlü bir duruş ortaya koydu. Cezaevlerindeki yoldaşlarımız, en son koydukları 68 günlük açlık grevinde de görüldüğü gibi büyük bir direniş hamlesi geliştirdi. Ve bunların yanı sıra Kürdistan Özgürlük Gerillası AKP’nin bu tasfiye konseptini tersine çevirmek üzere kapsamlı bir hamle geliştirdi. Aslında yeni bir taktik yaklaşım ortaya konularak AKP’nin öngördüğü o tasfiye etme ve katliamdan geçirme projesini tümüyle sonuçsuz bıraktı.
Devlet şimdi bunu itiraf etmiyor ama bir yenilgi aldılar, yıl planlamasında geliştirilen planlamada tamamen sonuçsuz kaldılar. Bu bir gerçek. Hani her gün o özel paralı askerlerden bahsediliyordu? Hani her gün TOKİ’nin yaptığı karakollardan bahsediliyordu? O karakolların önemli bir kısmı yine basıldı, peki niye şimdi konuşulmuyor? Çünkü onlar tedbir değildi. Ne özel-paralı askerlerin örgütlendirilmesi, ne TOKİ’nin karakol yapması, ne de ABD’nin verdiği ve vereceği teknik bu sorunu çözemez. Bu, 2012 yılı içerisinde açığa çıkan büyük bir gerçekliktir. 
Şimdi biz bundan hareketle farklı sonuçlara gitmiyoruz. AKP’nin geçen yıl geliştirdiği tasfiye konsepti sonuç almamıştır, başarısız kalmıştır. Çünkü bu, tek yönlü ve sadece şiddete dayalı bir imha konseptiydi. Şimdi ise bu konsept yeniden ama farklı bir biçimde, daha da zenginleştirilmiş olarak güncellenmektedir. 


Bunu biraz daha açar mısınız?

Tıpkı geçen yıl gibi, bu yıl da Haziran ayına kadar sonuç alma hedefi konulmuştur. “Tüm enstrümanlar kullanılacak” denilmekte ya! Ne demek bu? Geçen yılki konsept sadece şiddet eksenli bir konseptti, şimdi iki ayaklı bir konsept yürütülecek. Bu konseptin birinci ayağının siyasi konsept, ikinci ayağının ise askeri konsept biçiminde formüle edildiği görülmektedir. Bütün enstrümanların kullanılmasından kastedilen, Türk devletinin bu her iki ayağa dayalı olarak elindeki bütün olanakların harekete geçirmesi ve kullanmasıdır.
Bakınız, iki ayrı sahada aynı amaçları güden bir konsept durumu vardır. Şimdi askeri ve siyasi alana dönük operasyonlar devam ediyor, Önderlik üzerindeki tecrit devam ediyor, başta Tekirdağ ve Şakran Cezaevi olmak üzere baskı ve şiddet çeşitli cezaevlerinde neredeyse 12 Eylül’ü aratmayacak bir düzeyde sürdürülüyor. Yani devlet sindirmeyi öngören tarzını yürütüyor. Psikolojik savaş araçlarının tümünü devrede tutuyor. Bununla birlikte öncelikle Beşir Atalay (ne hikmetse bu işle birinci düzeyde ilgilenen kişi olarak), ardından, Şubat ayında da Başbakan Erdoğan ABD’ye gidecek. Tabi ki ABD’ye yeni taleplerle gidecekler. 




Nedir bu talepler?
Türkiye’nin, bölgede ABD’nin de öngördüğü rolü oynayabilmesinin önünde PKK engel olarak görülüyor. Bu nedenle PKK’nin ya tasfiye edilmesi ya da mücadelesini durdurması gerekiyor. Onların çıkarları bunu gerektiriyor. İşte ABD’ye bunu izah edecekler. “PKK’nin tasfiye edilmesi veya savunma savaşını durdurması için şimdiye kadar sağladığınız askeri ve teknik destek yetmemektedir. Daha fazlasına ihtiyaç var” diyerek, PKK’nin lider kadrosuna dönük bir harekatın gerekliliğini izah edeceklerdir. Nasıl ki ‘99’da bizzat ABD devreye girdi ve Önder Apo’yu komployla esir alarak Türkiye’ye teslim etti ve ardından savaş durduruldu. Şimdi de böyle bir sürece ihtiyaç olduğunu belirtecekler. “Ya birlikte yapalım ya da silahlı predatör vb. imkanları bize sağlayın, biz yapalım” diyeceklerdir. Bunu çok iyi biliyoruz. Tabi bununla Önderliğimiz ile hareketimizi zorlamayı ve güçlerimizi Haziran’a kadar sınır dışına çekmesini sağlamayı amaçlamaktadır. İkinci çalışma konsepti bu olmaktadır. Eğer diyalog süreciyle güçlerin yurtdışına çekilmesi sağlanamazsa, baharla birlikte konseptin askeri ayağını hayata geçirmeyi deneyeceklerdir. 
Her ikisinin amacı da aynıdır; PKK’nin askeri güçlerini sınırların dışına çekmek, mevziilerin dışına çıkarılmış bu gücü siyasi ve askeri yöntemlerle etkisizleştirmek. Kısaca bizim gördüğümüz husus daha çok budur.
Bunun için Erdoğan bize, “ya tek millet, tek devlet, tek vatan ülkümüzü kabul edip, yani Türkleşmeyi kabul edip teslim olacaksınız ya da çekip gidersiniz. Nereye gidiyorsanız gidin. Gitmezseniz de inlerinizde kalmaya mahkum olursunuz, gelip sizi orada da buluruz ve imha ederiz” demiştir. Erdoğan’ın bu demeci, özünde bu konseptin bir biçimde ifadeye kavuşturulmasıdır. Burada kimse çocuk değildir. Eğer böyle değilse (ki hemen “böyle değil” diyerek, bu değerlendirmenin abartılı, yanlış olduğunu söyleyeceklerdir) bütün dünya kamuoyu önünde TC Devleti adına Başbakan Erdoğan çıksın, demin söylediğim gibi, “biz artık Kürt sorununun çözümü konusunda şiddeti kullanmayacağız, şiddet ve imhayı esas almayacağız. Biz sorunu diyalog yöntemleriyle çözmeyi önümüze koyuyoruz” desin. Bunu açıkça kamuoyu önünde deklere ederlerse o zaman ciddi ve samimi yaklaştıklarını biz de anlamış oluruz ve dolayısıyla bir güven ortamı oluşmaya başlar. 
Kısaca AKP Hükümeti’nin yürüttüğü hazırlıkları, geliştirdiği iç-dış çalışmaları ve yaptığı konuşmaları dikkate aldığımızda bu yönde bir konseptin geliştiğini görmüş oluruz. Bu nedenle biz temkinli yaklaşmak zorundayız. Tüm halkımız ve dostlarımız da temkinli yaklaşmalıdırlar. Bununla birlikte pratik adımlara da bakmak lazım. Özellikle Önderliğimizle yürütülen diyalogun içeriğini ve mahiyetini bütün boyutlarıyla anladığımızda bu konuda kesin değerlendirmeler yapabiliriz. Bu açıdan DTK heyetinin yaptığı görüşme de önemlidir. Özellikle konunun bütün boyutlarıyla anlaşılması ve Kürt siyasetinin sürece dahil edilmesi açısından önem taşımaktadır. Bütün bu hususların netleşmesi için istişarelere ihtiyaç vardır.

Planlamamız değişmeyecek

Sayın Öcalan ile görüşmelerin kamuoyuna açık olması daha iyi olmaz mı?
Evet, biz diyalog ve müzakere sürecinin kamuoyuna açık olmasından yanayız. En doğrusu budur. Eğer buna gelirlerse biz buna açığız ve bunu istiyoruz. Tıpkı Kolombiya devleti ile FARC örgütünün geliştirdiği gibi bir süreç olabilir. Benim eleştiri konusu yaptığım, kamuoyuna yansıtma konusu değildir. Daha ilk adımda bir propaganda konusu haline getirme tutumudur. 



Demokratik kamuoyu ve halk bu konuda nasıl bir tutum geliştirebilir? Zira AKP yetkililerinin bu süreci alabildiğine psikolojik savaş malzemesi yaptığı ve bu şekilde yürüttüğü bir süreçten bahsediyoruz…

Evet. Mücadelemizin çok önemli bir sürece girdiğini herkes bilmeli. Biz hareket olarak önemli bir mücadele yılını geride bıraktık. Bu mücadele yılının birikimlerini ve tecrübelerini önümüzdeki yıl süreci acısından doğru değerlendirme ve mücadeleyi daha üst bir dereceye taşırma imkanını yakalamış bulunuyoruz. Özgürlük Hareketi’nin daha güçlü bir mücadele sürecine girmiş olduğu açıktır. Ancak “çok güçlüyüz, o zaman kimseyi kaale almayız” tarzında bir yanılsamayı yaşayan bir noktada değiliz. 
Halkımız ve dostlarımız şunu bilmeli; mücadelemizin bugün yakaladığı elverişli koşullar, sonuç almak üzere kapsamlı bir hamlenin zeminini güçlendirmiş ve olanaklarını da artırmıştır. Muhtemelen Türk devleti de bunu az çok bildiğinden veya gördüğünden bir girişimle hem kendi konseptinin önünü açmak, hem de bizim yapacağımız yeni hamlesel çıkışların önüne geçmek istemektedir. Bu bir devlet için, kendi politikalarını yürütmek açısından olabilecek bir şey. Herkes elbet çıkarını düşünerek yeni adımlar atmaktadır. Türk devleti de bunu bu çerçevede hesaplıyor olabilir. 
Ancak biz güçlü bir pozisyondayken, demokratik çözüme daha fazla eğilim gösteririz. Çünkü nihayetinde biz Türkiye’nin mevcut sınırları içerisinde Demokratik Cumhuriyet ve Demokratik Özerk Kürdistan stratejisine bağlıyız. Bu çözüm perspektifi bugün de hareketimizin resmi çözüm perspektifidir. Biz bu noktada ısrarcı olacağız. Dolayısıyla eğer devlet gerçekten ciddi bir kararlaşma düzeyini yaşamış ve bu anlamda adım atacaksa biz bunu karşılıksız bırakmayız.
Tüm halkımız ve dostlarımız şunu bilmeli; hareketimiz Önder Apo’nun etrafında her zaman kenetlenecek, demokratik çözüme açık olacak ama herhangi bir gevşeme yaratmadan hamlesel çıkışı önüne alan bir planlama olarak koyacaktır. 
Katılım yapmak durumunda olan gençler tam da bu dönemde katılmalıdır. Mücadele etme durumunda olan hiçbir gücümüz herhangi bir tereddüt yaşamamalıdır.
Hareket olarak tüm dönem görevlerini 2012 yılı değerlendirmemizde ortaya koymuştuk. Bunların hepsi geçerlidir.
Kimse gevşememeli, herhangi bir beklentiye girmemeli, hiç kimse “hemen demokratik çözüm süreci gelişecek” gibi bir hayale kapılmamalıdır. 
Eğer gerçekten çözüme dönük bir belirti ve bir ışık gözükürse bunu sonuna kadar götürmeye dönük politikalar geliştiririz. Ama 2013 yılına dönük geliştirmekte olduğumuz hazırlıkları ve planlamaları asla ve asla gevşetmeden yürütmek durumunda olacağız. Bunu herkes bilmeli

Bugünlerde medyada boy gösteren diğer bir kısım Kürt kişilikler, silah bırakmayı dayatan değerlendirmelerde bulunuyorlar. Bu kesimler için neler belirtebilirsiniz?
Bakın devlet bile bizden silah bırakmamızı hemen istemiyor. Çünkü akıl dışı bir şeydir. Onu istemek işi yokuşa sürmektir. Ama işbirlikçi bazı şahsiyetler bunu istiyor. Yani bir kişi bu kadar kendi gerçekliğine, içinden çıktığı toplumun reflekslerine ve çıkarlarına ters bir duruş sergileyemez. Ama ne yazık ki Kürt toplumunda böyle tipler de ortaya çıkabilmektedir. Biraz vicdan olsa, biraz ar ve namus olsa hiç olmazsa “devlet görüşme başlatmışsa biz de bu görüşmelerin sonuç almasına dönük bir çaba gösterelim. En azından destekçi olalım” der. Ama bunlar hemen “PKK’ye yüklenelim” diye kılıç çekiyorlar. Bunun kadar alçakça bir duruş olamaz.

2013 yılına girişle beraber bölgeden yine çatışma haberleri geliyor…

Bakın, herkes gibi halkımız da sevinçle yeni bir yılı karşılamak ister. AKP devleti 2011’in sonunda, 28 Aralık’ta, bildiğiniz gibi Roboskî Katliamı’nı yaptı. Yeni yıla Kürt halkı eğlenerek veya kutlayarak değil, yas içinde girdi. Şimdi 2012’nin 31 Aralık gününde ise Amed’in Lice ilçesinde bir biçimde tespit ettiği bir gerilla grubunun üzerine namertçe giderek imha etti. Yine 31 Aralık günü, Avaşîn alanına dönük kapsamlı bir hava saldırısı gerçekleştirdi. 
Nerede kayıp vermişsek, bu devletin güçlü olmasından değil, güçlerimizin verdiği açıktan kaynaklanmıştır. Hareketimizin hamleyi başlattığı Mayıs ayından bu yana ilk kez Türk devleti, bir grubu imha etmiş oluyor. Mutlaka verilmiş bir açıklık vardır. En önemli ve acı olan şey de Alan sorumlusu olan Numan arkadaş, 4-5 gün öncesinden basılan bu noktadaki birimin yanına geliyor ve kendisi de bu çatışmada şehit düşüyor. Bu bizim için ve tüm Kürdistan halkı için önemli bir kayıptır. Burada 10 arkadaş, kahramanca direnerek şehit düşüyor. 
Dikkat edelim: Nasıl ki 2012’nin başında Roboskî Katliamı yapıldı. Şimdi de Çemê Alîkê katliamı yapıldı. Hem de farklı silahlar kullanılarak. Bu bir özel savaş konseptidir. Toplumu sürekli bir yas ve matem havasında tutarak böylece iradesini kırma ve gözünü korkutma konseptinin birer programları olarak uygulanmaktadır. Bunlar çok bilinçli bir konsept temelinde yapılan saldırılardır. Hem halka ve hem de gerillaya dönük bu biçimde yeni yılı zehir etme, yeni yılda sömürgeci şiddetini dayatarak insanları zorla yola getirmenin bir gereği olarak bunlar yapılmaktadır. Fakat bilinmeli ki PKK bunlara panzehirdir. Bu değerli yoldaşların şahadeti de kesinlikle böyle bir çıkışa yol açacaktır. Amed halkının derin yurtseverliği Numanları mutlaka yaşatacak ve bunu başaracaktır. 


Afyon Sultandağı’nda 40’a yakın Kürt ailesinin çarşıya çıkamadığı ve baskı altında olduğuna yönelik haberler var. Buna dönük düşüncelerinizi alabilir miyiz?

Bu konuyu biz basından takip ettik. Bence Kuzey Kürdistan’daki ve Türkiye’deki Kürt kurumları, Sultandağı’ndaki Kürtlere karşı görevlerini yapmamaktadırlar. Mademki orada halkımız faşist saldırılara bu kadar maruz kalıyorlar; evleri, işyerleri ve arabaları bu kadar tahrip ediliyor, o zaman Kürt siyasetçilerinin ve değişik Kürt kurumlarının da bu insanlarımızı daha fazla sahiplenmesi ve oradaki insanlarımızın daha fazla zorda kalmalarına karşı sessiz kalmamaları gerekmektedir. 
Tüm Kürtler bulundukları her yerde daha güçlü bir şekilde dayanışma içinde olmalıdırlar. Daha güçlü bir şekilde birbirlerine sahip çıkmalıdırlar. Bu konuda faşist çevrelerin saldırıları karşısında halkımızın daha duyarlı olması gerekmektedir.
Muhtemelen ilerde de bu tür saldırlar yoğunlaşabilir. Bu açıdan metropollerde bulunan tüm Kürtler kendi savunma sistemini geliştirmeli. Bunun en iyi yolu da kendi içinde geliştirecekleri örgütlülük ile birlikte dayanışma ve kendi savunmalarını geliştirmeleridir. Buradaki halkımız kendisini daha iyi bir biçimde savunabilmeli; kendini savunamayacak iseler de kendini savunabilecekleri yerlere taşınmalıdırlar. 
Bu konu önemli. Belli ki bazı faşist odakların Kürt halkını sindirmeye dönük geliştirdikleri polis baskılarını, şiddeti, tutuklamaları yeterli görmeyip bizzat kitlesel linç uygulamalarıyla Kürt toplumunu bastırmak istemektedirler. Buna karşı Kürt toplumu duyarlı olmalı, her yerde örgütlü bir dayanışma içine girerek kendini savunabilmelidir.


DENİZ KENDAL/ROSİDA MARDİN/ANF/BEHDİNAN