"Polisimiz gerekeni yapacaktır."
Güvenlik güçlerine bu tür çağrılar yapıldığında, polisin neler yaptığını biliyoruz.
Kan ve gözyaşı…
"Mislisiyle cevap verilecektir."
Bir arabanın içindeki insanlar kurşun yağmuruna tutuldu…
Dün gece de Burhan Kuzu, "Kaşınıyorlar," diyordu.
Ucuz bir sokak dilidir Burhan Kuzu’nun dili. Ve devletin zihniyetini de net ortaya koyuyordu. Susmazlarsa gereğini yapacağız anlamını taşıyor bu kelimeler.
Bir hikaye anlatacağım, konunun daha iyi anlaşılması için. Hikayeler birçok gerçeği bir çırpıda ifade ederler. Çünkü zamanın süzgecinden geçmişlerdir. Her nesil kendilerinden bir şeyler katmışlardır. Varsa fazlalıklar atılmıştır. Ve zaman içerisinde tumturaklı ve didaktik bir hikaye ortaya çıkmıştır. Ve biz, o hikayeleri alıp birbirimize aktarırız ki kıssadan hisse çıkaralım.
Zamanın birinde ihtiyar bir klan şefi varmış. Klanının geleceğini düşünmekten kendini alamıyormuş. Akıllı birini arıyormuş kendisince. Derken bir genci gözüne kestiriyor. Gencin çevikliğini ve zekasının parlaklığını fark etmiş. Lakin bundan tamamıyla emin olmak istiyormuş. Bir gün genci huzuruna çağırmış.
Klan şefi kısaca durumu anlatmış. Gencin kendisine dünyanın en güzel yemeğiyle, en kötü yemeğini hazırlamasını emretmiş. Genç anlamış tabii denendiğini. Öğleden önce, başlamış en güzel yemeğini hazırlamaya.
Bu güzel yemek, güzelce haşlanmış, tuzu ve baharatı ölçülü konulmuş bir dilden başka bir şey değilmiş. Klan şefi dilden bir parçayı koparıp ağzına atıyor. Öylesine lezzetliymiş ki, şefin gözleri kıvançtan parlamış. "Yaşa oğlum," demiş.
Akşam yemeğinde de aynı yemeği yapmış. Bu sefer de dili iyi kaynatmamış. Tuzu, baharatı eksikmiş. Kral ağzına attığı her dilimle midesi alt üst oluyormuş. Ama kendisine hakim olmuş. Yemeği bitirdikten sonra, genci yanına çağırmış.
Demiş, "Oğlum, senden dünyanın en güzel yemeğini istemiştim. Ve sen bana, dünyanın en güzel yemeğini yapıp getirdin. Hayatımda öylesine lezzetli bir dil yememiştim. Akşama da dil getirdin. Ama bu sefer de aynı dil, dünyanın en kötü yemeği olmuştu. Niye öyle yaptın? Daha doğrusu ne demek istedin?"
Gencin gözlerinden bir sevinç şavkır. Saygılıca şefine cevap verir.
"Evet, dünyanın en güzel yemeğini istediğinde dil yapmıştım. Ve gerçekten de dünyanın en güzel yemeğiydi. Akşama yine dil yaptım. İyi pişirmemiştim. Ve çok kötü bir tadı vardı. Birincisinde şunu demek istemiştim: Dilimizi iyi kullanırsak, klanımızı bir arada tutarız. O söylenen her güzel sözcükle, güzellikler üflenir insanların kalbine. Canla başla çalışırlar ve mutlu mesut yaşarız. İkinci yemeğe gelince, yine dil yaptım. Çünkü biliyorum, dil en güzel şey olduğu gibi, en kötü şey de olabilir. Kötü dil dağıtır, parçalar. Kötü bir dil kullanırsak klanımızı darmadağın da edebiliriz. İşte hazırladığım yemeklerle bunu demek istemiştim."
"Yaşa," der ve oracıkta şefliğini ona teslim eder. Artık huzurludur. Klanının sağlam ellere teslim edildiğini bilir.
Diyeceğim şudur; dil önemlidir. İnsanın iç dünyasını dışa vurur. Bu son birkaç gün içinde söylenenlere bakıldığında, sürecin barışa doğru evirilemeyeceğini görüyoruz. Osmanlıcılık hayalinden vazgeçmediklerinin açık ispatıdır söylenenler. Hem Tayip Erdoğan’ın, tam bir Enver Paşa zihniyetine sahip olduğunu görüyoruz. Onun gibi hayalperest ve onun gibi ırkçı ve dinci. Enver Paşa da Turan'ı gerçekleştirmenin düşünü görüyordu. O hayalle doksan bin askeri Allahü Ekber Dağlarında soğuktan dondurarak öldürmüştü.
Bir sürü maceradan sonra, Almanya’dan Türkistan’a giderek, Turan ve İslam Orduları’nı kurmuştu. Günün teknolojisine sahip olan ordu, paravan Enver Paşa’nın ordusunu mermi yağmuruna tuttuğunda atının üzerinde, elinde kılıç ordusuyla saldırıya geçer ve bir mermiyle 4 Ağustos 1922’ de telef olup gider.
Anlayacağınız her hayal iyi değildir. Kan ve gözyaşı üzerine kurulu olan hayaller, çoğu zaman kişinin kendisine döner.
Diyeceğim odur ki, bu adam ve AKP son olaylardan ders çıkarmışa benzemiyorlar. Ve Tuzak peşindeler. Onun için kapıda savaş görünüyor ve hazırlıklı olmalıyız.