
Uzun bir serüvenin yolcusu onlar. Hiçbiri bu yolculuğa tanıklık etmedi ancak hafızalarında yaşamış gibi taptaze taşırlar sürgünü. Anılarında yalnızca zulüm, baskı ve gurbetin olduğu bir neslin devamı onlar. Toprağını tanıyamadılar, ait oldukları bir mekanları olmadı onların. Büyüklerin hikayelerinde olduğunu zannettiler geniş yayları, uçsuz bucaksız ekin ovalarını ve yüksek dağlarını. Bağ üzümleriyle kuşanmış köylerini hiç göremediler. Üzümün hep kasalarda kampa getirildiğini ve sadece orada yetiştiğini zannettiler. Memleketlerinin bağlarına dokunamadı minik elleri. Çöl sıcağında kavrulurken, pınarların varlığından bile habersizdiler. Suyun hep sıcak, kirli ve insanın başını ağrıtan kükürtlü halini gördüler.
Yaşamı çölden ibaret sandılar…
Köylerindeki derelerin, Cudî'deki kaynak suların cenneti kıskandıran güzelliğini ve mükemmel tadını hiç bilemediler. Birkaç günde bir paslı tenekelerle getirilen kirli suları içtiler. Bu çölde doğdular, yaşamı bu çölden ibaret sandılar. Ama ot bitmeyen bu çölün rengarenk çiçekleri oldular.
Evet, Mexmûr’un birbirinden güzel çocukları. Onların gözlerinde umut kıvılcımları ve ölüme meydan okuyan asi bakışları her an görmek mümkün. Çünkü doğar doğmaz hayat kavgasının içinde buldular kendilerini. Savaşın göçmen çocukları… Türk devletinin köy yakmaları, köy boşaltmaları, yoğun baskı ve katliamları sonucu sınırları geçip hayatta kalmaya çalışan Botan halkı, birçok kamp değiştirdi ve en son Mexmûr’a yerleşti. Aslında bu insanlar o bölgede yani Qereço Dağları'nda ölüme terk edildi. Çünkü burası otların bile bitmediği kurak bir çöl arazisi. Her yer beyaz kireç tozuyla kaplı ve suları kükürtlü yani içilmiyor. Halkın kampa yerleştiği ilk yıl yaklaşık 50 çocuğun yılan ve akrep sokması sonucu yaşamını yitirdiği belirtiliyor. Sonrasında varlığı artık kanıksanan akrepler çocukların oyun arkadaşı. Hiç kimse akreplerden korkmadı, bu hayvanlar yaşamın bir parçası oldu…
Yeşil bir dünya yaratıldı
Çöl koşullarına meydan okunarak, yeni bir yaşam yaratıldı bu mülteci kampında. Çöl dikenlerinden başka hiçbir bitkinin görülmediği bu mülteci kampı, yeşil bir cennete dönüştürüldü sonrasında. İnsanlar ta uzaklardan kamyonlarla kırmızı toprak getirip bahçelerinde çiçek ve ağaçlar ekti. Kürtler yeşil olmadan yaşayamaz. Yeşilsiz hayal kurulmaz çünkü. Hayalleri olmayan bir halk ölüme mahkumdur. Oysa onlar ölümden yaşamı yarattı. Onları o bölgeye sürenler bir yıldan fazla dayanamayacaklarını düşünüyordu. Oysa herkes Mexmûr’a gıptayla bakar. Çünkü Güney Kürdistan’a giden herkes Hewlêr’in, Kerkûk’ün çöpleri, gürültüsü, kalabalığı ve insanlarının duyarsızlığı karşısında Mexmûr’un bambaşka olduğunu bilir. Burada insanlar birbirine selam vermeden geçmez. Halbuki, tüm sömürgeci devletlerin hanı haline getirilen birkaç kilometre ötedeki şehirlerde kimse kimsenin umurunda değildir. Şehirler yalnızca araba merkezlerine dönüştürülmüş. Egzoz gazlarından ve korna seslerinden ibaretmiş gibi burada kentler. Tüm bunların ortasında Mexmûr'da bambaşka bir dünya yaratıldı…
Yürüyüşlerde ön kortejde
Hem sistem olarak hem de toplumsal şekillenişi farklı olan bu kampın en dikkat çeken yanı kuşkusuz gurbet kokan çocukları. Sokaklarda çocukların cıvıltısı ve kahkahaları yükselirdi. Tüm kutlamaların ve önemli günlerin baş aktörüydü onlar. Herkesten önce onlar sahnedeki yerlerini alırdı. Rengarenk elbiseleriyle göz kamaştıran masum güzellikleri insanı başka dünyalara götürürdü. Herkesten çok onlar heyecanlanır ve yürüyüş kortejlerinde ellerinde pankartlarla sisteme karşı savaşlarını bu yaşta başlatırlardı. Acılardan uzak kalma şansları olmaz, acının tam ortasında buluverirler kendilerini ve buna karşı küçük bedenleriyle dalga geçercesine kocaman gülümserlerdi hayata. Sürgünlüğün acısını ellerinde kaşıklarla sürekli bir yerleri kazarak, kendilerine çamurdan oyuncak evler yaparak alırlardı. Yaz aylarında buraların çöl sıcaklarına inat yalın ayak sokaklarda koşturarak her şeye meydan okurlar.
Gelecek bizimdir der gibiler!
Yorulmak ise, onlar için anlamsız bir kelime. Ellerinde bilyeleri, topları ve taşlarıyla bazen birbirinin kafasını da kırarlar; sonra barışır oyuna dalarlardı. Sokak aralarında elinde kamera veya fotoğraf makinesi olan birini görünce önce zafer işareti yapıp 'Bijî Serok Apo' sloganları atarlardı. Anne baba demeden önce 'Apo' demeyi öğrenirler. Biraz yürümeye başlayınca da Öcalan posterleri olmadan hiçbir yürüyüşe katılmazlardı. Sarı, kırmızı, yeşil flamalarıyla bir salınışları vardır ki; gelecek bizimdir der gibiler. Onlar şehirlerde dört duvar arasına sıkıştırılan, kreşlerde yapay çiçekler, oyuncaklar ve sanal alemin suni yaşamlarına hapsedilen yaşıtlarına inat doyasıya yaşarlar çocukluklarını.
Umut onların gözlerinde saklıydı…
Sokaklar onların özgürlük alanları. Mexmûr'un sokaklarında yalnızca çocukların hükümdarlığı geçerliydi. Ve çocuklar bu hükümranlığın tadını çıkarırcasına hiçbir anını kaçırmazlardı.
Kırgınlık, kızgınlık, kin ve öfkenin ne olduğunu bilmezler. Sanki onlar bu kirletilmiş dünyaya ait olmayan minik melekler gibi. Belki de tanrıların insanlığa yaptıkları kötülüklere karşı vermiş oldukları bir özeleştiridir bu çocuklar. Bu güzelliği de kutsal topraklarında lanetlemiş olduğu Kürt halkına armağan ederek kendini af ettirmek istemiştir kimbilir?
Evet, Kürt halkının özlemle beklediği özerk sistemin nüvelerinin yeşerdiği Mexmûr Kampı'nda halkımızın umudu, bu minik çöl çiçeklerinin gözlerinde saklıydı…
NÛJIYAN ERHAN
MEXMÛR