
Hana Hecî Hisên ve Îlhan Mihemed Şehîd, zulmün birebir tanıklarından. Almanya’da yaşamalarına rağmen korku, endişe, ülkesizlik adeta bakışlarına sinmiş. Bizimle bile konuşurken her an ellerinden kayıp gideceklermiş gibi çocuklarını sımsıkı kavrıyorlar.
‘Hep düşman menzilindeydik’
Hana Hecî Hisên, evli ve dört çocuk annesi. DAİŞ saldırılarından önce yaşadıkları Efrîn’de mutlu bir yaşantıları olduğunu belirtip ekliyor:
“Eşim öğretmendi. Tatil dönemlerinde de bağ bahçe işleriyle uğraşıyorduk. Yaşamın olağan akışında günlerin nasıl geçtiğini bile farketmiyorduk. Ta ki Suriye’de savaş başlayana kadar. DAİŞ belasından sonra güzel günlerin yerini korku ve endişe aldı. Şengal’de binlerce Êzîdî kadının kaçırılıp köle pazarlarında satıldığını öğrenince, aynı akibetin bizim başımıza da geleceğini düşünüyorduk. Köyümüz Ehrez-Ezaz mıntıkasında olduğu için hep düşman menzilindeydi. Köyümüzden birçok kişiyi suikast silahlarıyla katlettiler. Top atışlarından evimiz yıkıldı. Kaynım ve eltim yıkıntılar arasında son nefeslerini verdi. Herkes geride sevdiklerini ve anılarını bırakarak başka yerlere dağıldı.”
‘Ölüm korkusunu aşamadım’
Hecî Hisên, DAİŞ saldırılarından kaçarken nasıl ölüm yolculuğuna çıktığını ise şöyle anlatıyor: “Çocuklarımı korumam gerekiyordu. Eşimle beraber İzmir’e, oradan da küçük bir teknede 47 kişiyle tehlikeli bir yolculuğa çıkarıldık. Ölümün nefesini ensemde hissediyordum. Çocuklarıma sımsıkı sarılarak hayata tutunmayı başardım. Ama herkes bizim kadar şanslı değildi. Tanıdığım birçok insan denizde boğuldu. Ölüm korkusu öyle bir şey ki sadece kendini ve çocuklarını düşünüyorsun, başkalarının acılarına kayıtsız kalabiliyorsun. Almanya’ya varana kadar birçok ülkeyi yaya geçmek zorunda kaldık. İltica etmeme rağmen halen ölüm korkusunu atlatamadım.
Arafta bir yaşam
Mülteci kampındaki yaşamını ”Yerimiz yurdumuz varken etrafı tellerle kuşatılmış bir kampta ne kadar mutlu olabilirim ki” diyerek özetliyor Hecî Hisên. Tek tesellisinin ölümlerin yaşanmaması olduğunu kaydeden mülteci kadın, ”Kampta çok sıkıntılar yaşadık. Dil bilmiyorduk, derdimizi anlatamıyorduk. Tanımadığımız birçok insanla tuvaleti, banyoyu, mutfağı ortak kulanıyorduk.Hijyen olmadığı için çocuklarım sık sık rahatsızlanıyordu. Çocuğumu kirli ortamdan korumak için sık sık dışarıya çıkarıyordum ama bu kez de bronşit oldu. Bir süre sonra eve çıkardılar ama verdikleri ev çok küçük.
Süren savaştan dolayı bir daha ülkesine gidip gitmeyeceğine karar veremiyor, “Geçmişimiz yıkıntılar arasında kaldı. Arazi mayınlanmış. Tekrar gidebilir miyiz, blemiyorum. Herkes kendi ülkesinde yaşamak ister ama bunca belirsizlik varken gidebileceğimizi sanmıyorum” diyor.
‘Bir gün göç yollarına düşeceğimi söyleselerdi, güler geçerdim’
Kobanêli Îlhan Mihemed Şehîd de gencecik ömrüne acıyı sığdıran kadınlardan. Birçok yakınını Kobanê savunmasında yitirmiş. “Çocuğum olmasaydı, ben de katılırdım” diyor. Buna rağmen hem çocuğuna bakmış, hem de geri cephede emek vermiş. “Bir gün kendi ülkemden ayrılıp göç yollarına düşeceğimi söyleselerdi, güler geçerdim” diyor. Ani başlayan savaşla değişmiş hayatları.
‘Kobanê’ye ait ne varsa özlüyorum’
“Çocuklarımızla beraber bir savaştan kaçtık. Bunların bilinmesini ve anlaşılmasını istiyoruz. Anlatacak o kadar çok şey var ki… Ama tüm bunları ifade edecek dilimiz yok” diye özetliyor.
Hep Kobanê’ye gitme hayali kurduğunu söyleyen Şehîd, “Kendimi bildim bileli hep burda yaşadım. Geçmişime ait her şey orada. Burada savaş yok ama bize ait bir şey de yok. Sonuçta misafiriz ve bir gün ev sahibi haydi misafirlik bitti diyebilir. Kobanê’ye ait ne varsa özlüyorum şimdi. Kobanê’nin güneşini, sıcaklığını burada göremiyorum mesela. Döneceğimiz günlerin tesellisiyle yaşıyoruz“ diyor.
MEHMET ZAHİT EKİNCİ / HAMBURG