Erdoğan’ın medyada görünme sıklığı üst düzeyde olduğu için yaptığı konuşmalara dair kulak hassasiyetini birçok kişi yitirmiş durumda. Haliyle, kamuoyunun büyük bölümü, sadece medyanın başlığa çıkardığı spotlara odaklanıyor. Ama aslına bakılacak olursa, Erdoğan’ın 12 Ekim Perşembe günü Valiler Toplantısı vesilesi ile yaptığı konuşma tarihi bir niteliğe sahipti. Erdoğan’ın prompter kullanmadığı, önündeki yazılı kağıtlardan sadece konuşma başlıklarına baktığı, haliyle çok defa içinden geldiği gibi konuştuğu ve büyük bölümü ABD ile yaşanan krize odaklanan bir konuşma gerçekleşti.
Bu konuşmada, oldukça çarpıcı lakin tansiyon daha da yükselmesin diye AKP medyasının pek gündeme getirmediği birkaç cümle vardı. Erdoğan şu sözleri sarf etti: “Biz sizden paramızla silah istediğimiz zaman Kongre diyorsun. Ama terör örgütüne, üç beş kuruş dahi almadan gelip ücretsiz veriyorsun. Niye? Türkiye’yi güneyden kuşatalım diye. Geri planını söylemiyorum. Bunun arka planı da var tabi, ayrı bir konu. 3500’e ulaşan TIR, Kuzey Suriye’ye girmiş vaziyette. Bunda ağır zırhlıdan tut en modern silahlara varıncaya kadar, bu TIRlarla bunlar oraya getirildi… Güney sınırımız boyunca oluşturulmaya çalışılan terör koridorunun DEAŞ ile mücadele amacıyla olduğunu kim iddia edebilir? Yalan. Terör koridordu sadece Türkiye’yi kuşatmaya yöneliktir”. Bu cümlelerin ilk bölümünü Erdoğan evvelden sarf etmişti. Ama hiçbir zaman ABD’nin SDF’yi ve Kürdistan Bölgesel Yönetimi’ni silahlandırmasını, doğrudan Türkiye’nin ABD tarafından askeri olarak kuşatılması olarak dile getirmemişti. İma etmeden, gizli özne kullanmadan, ne dediğini doğrudan dile getiren ve bir nevi Ulusalcılara mâl olmuş bir ifade kullanmış oldu, Erdoğan.
Bu cümle de sarf edildiyse, artık sorulacak tek soru var: Erdoğan, kasten ve bilerek neden ABD ile diplomatik kanalları işlevsizleştiriyor? Nitekim, vize yasağının geleceği konusunda ABD’nin Türkiye’yi uyarmasına rağmen ABD elçiliği çalışanlarının tutuklandığını biliyoruz. Sorunun kısa cevabı şu: Erdoğan, ABD ile ilişkilerini diplomatik yollarla düzeltemeyeceğine inanıyor. Bunu sağlamak adına kullanabileceği kartlar elinde yok. Aynı sorunun uzun ve detaylı cevabına gelecek olursak, ABD-Türkiye ilişkilerini şu anda kitleyen üç konudan bahsetmemiz gerekiyor. Birincisi, Reza Zarrab meselesi, ikincisi Rojava, sonuncusu da Fethullah Gülen’in iadesi konusu. Sonuncusu, konjonktür itibariyle dondurulduğu için üzerinde çok da konuşulmaya gerek duymayacağımız bir faktör.
İlkinden başlayalım. David Ignatus, Washington Post’ta kaleme aldığı yazısında, Erdoğan’ın Joe Biden ile 21 Eylül 2016 tarihinde yaptığı ve 90 dakika süren görüşmenin yarısını Zarrab davası hakkında konuşmaya ayırdığını yazdı. Bununla birlikte, Erdoğan’ın, Zarrab’ın serbest bırakılmasını ve davayı gören Savcı Bharara’nın kovulmasını talep ettiği de yazıda geçiyor. Hatta Emine Erdoğan bile Joe Biden’ın eşine Zarrab’ı savunmuş. Görünen o ki, bu dava nedeniyle Erdoğan kendisinin ve ailesinin doğrudan hedef alındığını düşündüğü için, meselenin diplomatik yollarla çözülmesi girişimleri de sonuçsuz kaldığından, artık ABD ile diplomasiye inanmıyor. Bakanları da içine alan yeni iddianame Zarrab’ın avukatlarına haliyle de Türkiye’ye iletilmiş durumda. Kasım ayına ertelenen duruşma sürecinde ortaya saçılacak bilgilerden ve ABD yargısının alacağı kararlardan duyulan endişenin dışarıdan görülebilenden çok daha keskin olduğunu ortaya koyuyor.
İkincisi, Erdoğan’ın da bahsini ettiği “kuşatılma” ve Rojava bağlamı ile alakalı. Vize yaptırımı, Türkiye’nin İdlib’e gireceğinin kesinleşmesinden hemen sonra alındı. Yani, Efrîn’e yönelik harekâtın SDF bileşenlerini Türkiye ve birlikte hareket ettiği Cihatçı gruplarla çatışmaya sürükleyecek olması ve Dêrazor operasyonunun sekteye uğraması söz konusu. Nitekim, Efrîn saldırı altındayken SDF bileşenlerini Dêrazor çöllerinde tutmak, Rusya ve İran’a karşı SDF’nin dengeleyici rol oynamasının önünü açmak ABD için pek mümkün görünmüyor. Rojava bağlamının bir de içeriye ilişkin boyutu var. Türk toplumunda ama daha da önemlisi güvenlik bürokrasisi içerisinde iplerinden boşalmış şekilde büyüyen Kürt karşıtlığı, Ulusalcılar için muazzam bir örgütlenme potansiyeli sunuyor. Bu potansiyelin yönetilmemesi, Erdoğan’ın iktidarına alternatif olabilecek ama fazlasıyla dağınık olan ulusalcı cepheyi birleştirip güçlendirebilir(di). Erdoğan içinse, yüksek perdeden ABD karşıtlığı askeriye ve bürokrasi içindeki bu damarı kendisine daha fazla eklemleme imkanı sunuyor. Yani Erdoğan’a daha dikensiz bir yol bahşediyor.
ABD’nin vize hamlesi sonrası en çok tartışılan konulardan birisi, büyükelçilik çalışanlarının tutuklamasına ABD’nin neden bu kadar üst seviyeden ve orantısız tepki verdiğiydi. Bu şekilde bir yaptırım, özü itibariyle, Erdoğan’a değil, Erdoğan ile hareket eden tüm siyasi, ekonomik ve toplumsal güçlere yönelik bir mesajdır. Var olan iktidar bloğunun en temel varoluşsal kaygılarını tetikleyecek ve her aktörün gelecek planlarına etki edebilecek bir hamledir. ABD eğer gerçekten bu taktiği izlemeye karar vermemişse, geri adım atması durumunda, neredeyse tamamen Erdoğan’a eklemlenmiş bir ulusal cephe hediye etmiş olacak. Ama yaptırımların devam etmesi durumunda, iktidar bloğu içindeki gediklerin büyümesi kuvvetle muhtemel.