Rivayetlere göre, Yezidin orduları Kerbela’da Hz. Hüseyin ve taraftarlarının etrafını sardığında 84 kişiydiler. Dört gün içinde 73 kişinin kanı kızgın kumlara akıtılıyor. Her birinin adı yazılarak hesabı tutuluyor. Kanı akıtılıp hesabı tutulmayanların sayısını elbette bilmiyorum. Fakat bildiğimiz bir şey var, kadınlara asla dokunmuyorlar, tutsak edip Şam’a götürüyorlar. Yezid ki, ‘Yezid’di, Ehlibeyt’in katliamcısıydı, o bile kadınlara dokunmadı.
Diyorlar ki, “yeryüzünde Kerbela toprağı olmasaydı, bela gökten indiği zaman konacak yer bulamazdı. Dünyada Kerbela gibi toprağının çoğu beladan oluşmuş bir başka kutsal yer yoktur...” Ama öyle anlaşılıyor ki, bu dünyada Yezid’den daha Yezid olanlar var. Artık dünyada ikinci bir Kerbela acısı var. Kerbela’da 73 kutsal insanın kafası vuruluyor ve savaşa katılan kabileler arasında paylaştırılarak Yezid’e sunuluyor, karşılığında para alınıyor. Paris’te yaşanan, yaşatılan yeni türden Kerbela acısında da üç kutsal tanrıça kafasından vuruluyor. Hem de Yezid’i aratırcasına.
Bugün 10 Ocak 2013. Daracık hücremin penceresini açtım, aniden soğuk ve sert rüzgar içeriye hücum etti. Verilmiş sözler, kurulmuş hayaller vurdu yüzüme. Uykusuz geçen bir gecede plastik kuru bir sandalyede oturdum. Düşler dünyasına gidip gelerek sabahladım. Havalandırma duvarlarını boydan boya kaplayan dikenli tellerin rüzgarla inatlaşıp ileri geri sallanışlarını izliyorum. Soğuk havayı ciğerlerime çekerken, gözlerim akıp giden bulutlara takılıyor.
Mevsim kış her yer kar altında, saçaklar buz tutmuş, zaman bir kırbaç gibi acımasız. Pencerenin demir parmaklarına tutunurken, durmadan kendime sorular soruyorum ve sesli bir şekilde düşünüyorum. Kar soğuğunu içime çekerken isyanla doluyor yüreğim. Rüzgar yüzümü yalıyor, usulca bir yara kanıyor içimde, hükümsüz aşklar gibi. Ruhumda uyanmamış bütün anlamlı duygular çığlık olmuş. Bu daracık kör hücreye kapatılmadan önce yıldızların serpili olduğu özgür mekanlardaki göğün altındaydım. Arkadaşlarımın duru, temiz sesini her duyduğumda, o güçlü ruhlarda havalanarak bana ulaşan sıcak sevgileri zevkle topluyordum. Kimi bilginler, “Yıldızların birbirine hareket ve ışık geçirdiklerini” söylerler, bizimki de öyle bir şeydi. Orada yaşam hayalimizdeki gibi değil, olduğu gibiydi, nasılsa öyle yaşıyorduk.

Birlikte ürettik, birlikte paylaştık

Yaşadığımız bütün zamanlarda bizi dimdik ayakta tutan güç, özgür bir geleceğe olan inancımızdı. Yalnızca yeni bir yaşamın, yeni bir ahlakın, yeni bir kültürün ve bir bütün paradigmamızın yaşam bulması umuduyla yüklüydük, bu nedenle verili koşullarda kaçmayı değil, onunla bedeli ne olursa olsun yüzleşmeyi ve mücadele etmeyi seçerdik. Şimdi bu üç adımlık mekanda geçmişe uzanırken aslında bizi ayakta tutan en önemli şeyin yoldaşlık sevgisi ve bağlılığı olduğunu düşünüyorum. Biz her zaman akıl ve yüreğimizle birlikte ürettik, birlikte paylaştık, ortakça yaşadık. İçe kapanmadan ilkeli davrandık, çoğaltarak büyük bir azimle değiştik, değiştirdik, tek yumrukta birleşerek güç haline geldik. Örgütlenerek ayağa kalkmamız özgürlük istemlerimiz, sevgi sözcüklerimiz, kirlenme ve yozlaşmaya karşı yürüttüğümüz kavga içinde anlam kazandı.
Dışarıda soğuk bir rüzgar var, demir parmaklıklar arasında görülen bir avuç bulut gökyüzünde. Bu amansız, bu yürek paralayıcı, bu acı yüklü günde düşlerimin sesini dinliyorum. İsyana kesmiş günler kafama üşüşüyor. Amansız fırtınaları anımsıyorum, yitirdiklerimizi, yürek ortaklarımızı, sevdiklerimizi, yoldaşlarımızı. Dikkatli, tedbirli, keşifli dövüşmekti işimiz, yanyana, omuz omuza ama tükenmeden birlikte kavga etmek, öğrenmek ve paylaşmak. Hedefe ulaşmanın telaşından uzak yürüyüp gitmek, nefes nefese... Bu kavganın uzun soluklu olduğunu, gelecek nesillere devredeceklerimizin olduğunu bilerek arkadaşlık etmek aynı yolda ama hiç eksilmeden...
Pencerenin önünde öylece duruyorum, belimin ağrısı ayak tabanlarıma ve boynuma vuruyor, aklımda, yüreğimde yoldaşça umutlar... Paris’in acısını beynimde, benliğimde ve bedenimde hissediyorum. Vücudumun her hücresi acı içinde inliyor, gözlerim duvarların ötesine bakarken nemleniyor. Bu acıyla ne kadar yaşarım, ölür müyüm kalır mıyım bilmiyorum. Keşke diyorum, keşke sizi vuran kurşunlar bana gelseydi. Ve diyorum ki, bir yazı yazsam ve kavgaya ilk yıllarımızdaki gibi yeniden başlasak, bir haber alsam söylenenler yalan yanlış dense, sevinçler yaşasam, paylaşsam. Ama bırak yüreğim gözyaşların dilediğince aksın. Bu büyük acıyı yüklenip Dêrsim’in içli-duygulu ağıtlarıyla son yolculuğuna çıkar yoldaşlarını. Gün akşama evriliyor, işte bulutlar parçalanıyor bir bir. Yaşanan vahşeti, katliamları karşılayan, dost ve yoldaşları sevindiren sözler yazmak istiyorum. Ama olmuyor, yazdığım satırlar rüzgarında üşüdüğüm bir bulut oluyor ve yolunu şaşırmış gitmeler gibi yağmurun getirdiği sözler yarım kalıyor. Çektiğimiz acılar yüreğimizi bu kadar tedirgin ve huzursuz kılmasaydı belki çok daha uzun, çok daha rahat bir hayat sürerdik. Ama daha az yaşardık. Bunca yürek paralayıcı durumlar yaşanmazdı o zaman, bu kadar çok yorum, değerlendirme ve eleştiri yapılmazdı belki.
Yüzyıllardır efendilik taslayanlar tepemizde hiç eksilmese de, kimin sevinciyle sevinip, kimin kahrını yaşamın harcı yapacağına kendince karar vermiş bir yüreğin çırpınışı kolay dinmiyor. Ölümlerin ardından “Yoldaşlık hukuku, Yoldaşlık sevgisi” dediğimiz şey bu kadar asi, bu kadar başına buyruk olmasa egemen güçlerin tek tipleştirme için döktükleri o kalıpların içinde katılaşıp kalırdık herhalde. Taşmazdık, akmazdık, kanamazdık.
Öylesine dibe vurmuş, öylesine kirlenmiş bir kapitalist sistem içinde yaşıyoruz ki, yüreğimizin kime varabileceğine, neler hissedip neler yaşaması gerektiğine hükmetmeyi kendine hak görenlerin gölgesinde bu halin garabetini sorgulamadan yaşayıp giden milyonlarca insan var. Kerameti kendi kutsallıklarından menkul bir düzen, kiminle iç içe geçebileceği konusunda kurallar koyuyor yetişkin bedenlerimize. Elbette kabul etmiyoruz, susmuyoruz. Bu sistemi yönetenlerin kafasında bir normal var, bir “anormal” var. Maazallah anormal sayılmayalım diye uymasak da uyar gibi yaptığımız bir şekil.

Paris bizi de yüreğimizden vurdu

En zor koşullarda mücadele edip hayata tutunanlardan söz edilirken ancak ezikliğimizden söz edebilirsiniz. Kavga içinde geçen on yılları geride bırakırken, bugüne kadar yaşadığımız kimi şeyleri geride bırakmamız gerekirdi, öyle olmadı. Ensesinden kahpece vurulan arkadaşlarımızı düşündükçe karanlık zamanlar henüz bitmedi diyoruz. Ama inanıyoruz ki, bu böyle gitmez, gitmeyecek de. Bir büyük itirazın peşinde gitmeyi bilmeyenleri, mücadele deneyimi, kararlılığı olmayanları teslim almak kolaydır. İktidarları bu kolaylık şımartır ve yanıltır. Bugün birçok insan bu yanılgının kurbanıdır, yarın da onlar kendi yanılgısının kurbanı olacaktır. Entegre planlarla herkesi teslim alacaklarına inananlar, sonuna kadar zulmün gücüne inanırlar ve emin olun ki hep yanılırlar.
Paris’in, Avrupa’nın hatta dünyanın kültür-sanat merkezi olduğu söylenir hep; Victor Hugo’nun, Stendhal’ın, Balzac’ın, J.P. Sartre’nin kenti. 1789 burjuva demokratik devriminin merkezi, 1871 yılında komüncülerin kısa süreliğine de olsa iktidar olduğu yer, enternasyonalin yazıldığı mekan. Ama aynı zamanda bir siyasi cinayetler kentidir. Onlarca devrimci önderin kurşuna dizildiği, ulusal ustura dedikleri giyotinle kafalarının uçurulduğu ve hile ile sırtlarından bıçaklandığı bir merkez olduğu da bilinmelidir. Sonuçta bu devrimler, karşı devrimler, ayaklanmalar, isyanlar ve grevler kenti, kültür sanat ve moda merkezi bizi de yüreğimizde vurdu.
Paris’te eşine benzerine az rastlanan çok vahşice, planlı, örgütlü ve profesyonelce bir katliam yaşandı. Özgürlük hareketinin yetiştirdiği en büyük değerlerden biri olan Sakine Cansız, Fidan Doğan ve Leyla Şaylemez hunharca katledildi. Bu çok açık bir siyasi kadın katliamıydı. Başta ilerici, devrimci, demokrat, yurtsever ve sosyalist kadınlar olmak üzere Kürt halkına ve dostlarına yapılan bir saldırıdır. Elbette en çok merak edilen saldırının arka planıdır. İlk akla gelen soru bu katliamı kimler veya kim niçin yaptı? Yine bu katliamla kimlere ne tür bir mesaj verilmek isteniyor? Diğer önemli bir nokta da katliamın zamanlamasıdır.
Bu saldırının Mezopotamya devriminin örgütlü öncü gücü olan, Kürt dilinin, kültürünün ve bir bütün olarak Kürt gelenek, görenek ve değerlerinin yaşatılmasında belirleyici rol oynayan, barışın, demokrasinin, eşit özgür ve kardeşçe yaşamanın mücadelesini veren politik kadınlara yönelik olduğu açıktır.
Sakine (Sara) arkadaşın bu katliamın merkezine oturtulup hedef alınmasının bir kaç nedeni vardır. PKK kurucularından olup günümüze ulaşan tek kadın olması, vahşet yıllarında hapishanelerde, dağda ve diplomatik alanlarda ideolojik ve ilkesel olarak son derece istikrarlı, kararlı ve dik durması. Parti saflarında yaşanan inişli-çıkışlı süreçlerde çizgi devrimciliğinden şaşmaması, 2004 yılında iç tartışmalarda en radikal ve uzlaşmaz bir tutum sergilemesi ve dayatılan sosyal proje karşısında kadın özgürlüğünde ısrar etmesi. Bu nedenlerden dolayı ABD kaynaklı projenin sahiplerinin en çok üzerine gittiği bir arkadaştı. 1995 ve 1997 yılları arasında da Şemdin Sakık’ın hedeflediği biriydi. Her dönemde oportünist, reformist, revizyonist ve liberal anlayış ve yaklaşımlara karşı mücadele içinde olması onu hedef haline getirdi. Direnişçi kişiliği, çizgi devrimciliğindeki ısrarı başta egemen güçler olmak üzere işbirlikçi, teslimiyetçi ve ihanetçi kesimleri son derece rahatsız etmiştir. Buna bağlı olarak Sakine arkadaşın Dêrsimli ve Alevi olması, bölgede çok sevilmesinin de bu infazda çok önemli bir rolü vardır. Özellikle bu işi örgütleyenlerin, kafalarda soru işareti bırakmak için herşeyi çok önceden planladıkları anlaşılıyor.

Kürtler, Osmanlı oyunlarını iyi biliyor

İlk günden itibaren iktidar sözcüleri, ihanetçi-işbirlikçi Kürt ‘aydınları’, yeminli Kürt halk düşmanları, yandaş medya, yeşil Ergenekoncuların hep bir ağızdan ‘örgüt içi infaz’ diyerek tempo tutmaları, bu katliamın kimler tarafında planlanıp hayata geçirildiğini de ortaya koyuyor. 2007 yılında ABD büyükelçisi Ross Wilson’un Sakine Cansız’ın “tutuklatılması” ile ilgili wikileaks’e yansıyan önerisinden sonra bizzat ABD’nin Türkiye Büyükelçisi Fracis J. Ricciardone, “PKK liderlerine, Bin Ladin’e yapılana benzer suikast yapma” önerisinde de bulunmuştu. Bütün bunlarda gösteriyor ki bir yönüyle ABD’nin de bu katliamda parmağı var. Katliamda derin karanlık çetelerin tetikçi olarak kullanıldığı bir sır değil. Fransa istihbaratının bu katliamın sorumlularını bilmemesi düşünülemez. Bu olayın perde arkasındaki güçleri açığa çıkarıp çıkarmama Fransa devletinin çıkarlarıyla bağlantılı olacaktır.
Katliamın çok vahşice işlendiği düşünüldüğünde başta Özgürlük Hareketi olmak üzere Kürt halkını tahrik etme, kontrolsüz bir biçimde duygusal, tepkisel çıkışlara yöneltme, kentleri bir yangın yerine dönüştürerek, sözde “KCK’nin ayaklanma, isyan çağrısını” bastırmak amacıyla halka katliam dayatarak yükselen devrimci halk hareketini sindirmek, pasifize etme, her türlü örgütlülüğünü dağıtarak güçten düşürme ve yeni tutuklamalarla kontrolü ele geçirme hesaplanmıştır. Fakat Kürt halkının öncü güçleri devletin başvuracağı Osmanlı oyunlarını iyi bildikleri için, oyunlarını tersine çevirerek, provokasyonları boşa çıkarmıştır.
Dışımızdaki insanlar, dostlarımız ne kadar anlamaya çalışsalar da tam olarak anlayamazlar, sevdiğimiz, saygı duyduğumuz üç kadın yoldaşımızın hunharca katledilmesi karşısında duyduğumuz acıyı. Her ölüm acıdır elbette, hele bu ölüm Sara’nın ölümü ise yeri doldurulamaz, unutulamaz ama ona sistemin ağzı salyalı itleri bilerek, planlayarak kıydıkları için acımıza başka duygular da katılıyor. Öfke, isyan hatta kin… Çünkü üç arkadaşımızı, bizden koparıp aldılar, tanıdığımız, bildiğimiz, sesine, gülüşüne hayran olduğumuz arkadaşlarımızdı. Onları düşündükçe içimize kor düşüyor ve hemen bir yangına dönüşüyor alevler. İşte bu nedenle onlara kıyanları kendi ellerimizle parçalamak istiyoruz. Bu da yetmiyor, hiçbir şey durduramaz içimizde kopan fırtınayı.
Kin ve nefretin hakkından gelebilecek olan sevgidir sadece. Sevgi kendini karşıdakinin yerine koyup onun acısını içinde hissetmeyen birinde aranacak bir haslet değildir.
Yaraları hala kanayan, bir türlü dinmek nedir bilmeyen bir devrimcinin yangın sözleriyle yazmak istedim. Sözlerim mutlaka ustura keskinliğinde olacaktı. Kırk yıllık mücadele yıllarımın ölü zamanları çoktur. Bu yılları kabuk tutmaz yaralarla doldurmuş acıları tüm çıplaklığıyla önüne sermek isterdim. Olmadı acılar katlanarak büyüyor ve yaralarımız giderek daha da derinleşiyor.

Düşlerimiz, umutlarımız ve inadımız...

Dışarıda rüzgar giderek şiddetini artırıyor, bir yandan da açılıyor hava, pencerenin hizasında usulca bir mavilik uç veriyor. Dedim ya, göğüs kafesim sıkışıyor, nefes almada zorlanıyorum. Yüreğimin kıyısında tonlarca ağırlıktaki acılar beni ezip geçiyor. Oturup bir şeyler yazmalıyım, yalansız. Hani öyle hiç düşünmeden içimde kabarıp gelen duyguları kağıda dökme biçiminde...
Yeni yılın üzerinde on gün geçti, dışarıda fırtına ben pencerenin önünde durmuş nefes nefeseyim. Hastalıkmış, ağrıymış, sızıymış, zamanın tükenişiymiş boş veriyorum. İçimde bir ses yükseliyor, insanı anlayabilmek, tanıyabilmek… Karanlık olanı, karanlıkta duranı... İnsan olmak ve insan kalabilmek, kavga etmek doğru bulduğu herşey için, herkes için ve nihayet şaşmayı unutmamak bir çocuk gibi alabildiğine genç, alabildiğine hayran haylaz.
“Bir türlü büyümedin, hala 70’lerdeki o haylaz çocuksun, hiçbir şey umurunda değilmiş gibi yaşıyorsun. Artık biraz büyü...” Bu serzeniş kulaklarımı tırmalıyor ve yüreğim, bedenim ağlıyor.
Bulutlar akıp gidiyor. Bu üç adımlık hücrede yaşamaya alışmak değil işim, bütün çabam bu duvarların dayattığı koşulların esiri olmamaktır. Bu daracık mekanda alışkanlıklar insanı bitiriyor, tüketiyor, öldürüyor. Uzun zamandır alışkanlıkların esiri olmamak için kendimle kavga ediyorum. Geriliklere, tutucu, yozlaştırıcı ve ilerletici olmayan alışkanlıklara boyun eğenler devrimci olmaktan vazgeçenlerdir. Ben devrimci olmanın üstün güç ve iradesine inanan biriyim, bu nedenle dönüp dolaşıp her sorunu devrimci mücadelenin şiddetine bağlıyorum. Biz devrimciler böyle acayip insanlarız. Düşlerimiz, umutlarımız ve inadımız böyle işliyor. “Tüm coşkularımızın, heyecanlarımızın ve yürek çırpıntılarımızın ardında aynı gelecek düşü yatıyor. Bütün insanların yürek yaralarını anlayabiliriz, onların dilinden konuşabiliriz, mutlulukları, sevgileri, sevinçleri, isyanları, ayrılıkları, hüzünleri ve ölümleri dile getirebiliriz...” Kutsiye Bozoklar yattığı yerde böyle sesleniyor.
Bazen yaşanmış kimi olaylar bizi can evinden vurur, ne yapacağımızı bilemez hale geliriz. Öyle anlar olur ki, söylenmiş kimi sözlerin rüzgarında hüzünleniriz.
“...Bazen kanarız sözlerle ya da kanatırız sözcükleri. Bazen söylenmemiş sözlerin uzaklığı vurur yüzümüze, bazen yakın ayrılıkların hüznü. Ama ellerimiz karanlıkları aydınlık eder ve bütün yollarımız aynı inada çıkar...” diyor büyük devrimci önder Kutsiye Bozoklar.
Öyle bir zamandan geçiyoruz ki, her günün sabahı yepyeni bir olayla uyanıyoruz. Ve biz olayların ardından artçısı durumuna düşüyoruz sanki. Hiç tahmin edemediğimiz, hiç düşünemediğimiz bir şeyi daha yaşadık. Önceden hiçkimsenin bilemeyeceği büyük, acı bir olay... Kutsal kitaplardaki öykülerin hiçbiri bunca büyük, bunca olmazlığı içinde alabildiğine gerçek değildi.

O sınırsız direnmede inançtı

Anıları daha taze olan özgürlük mücadelesi yürüten bu üç arkadaşımızın hepsini tanımıyorum, yalnız Sakine ile kırk yıllık bir arkadaşlığımız var. Her zaman cesaret ve becerilerine hayranlık duymuşumdur. Polis sorgusu ve hapishanedeki yiğitçe tutumları, anlamlı kahramanlığına, insanlık kavgasının bu mücahitine olan saygı, sevgi ve teşekkür duygularım hiçbir zaman küllenmedi/küllenmeyecek de. Biraz et, kemik ve sinirden ibaret olan bedenine onca dayanıklılığı veren inanç ve bilinç karşısında duyduğum derin saygı beni ağlatacak derecede etkilemiştir. Ve en kötü, en karanlık günlerde Onun direnişçi tutumu, taviz vermeyen kişiliği ufkumu aydınlatmış, bana gelecek umudu vermiş, yaşama sevincimi yitirmeme engel olmuştur.
Kısacık kıvırcık saçları, birbirine biraz yakın duran parlak gözleriyle çok cana yakındı. Çünkü yüreğindeki ve kafasındaki aydınlığı karşısındakine geçirebiliyordu. Acardı. Işıltılı gözlerinde zekanın, insan ve sevgisinin sıcaklığı vardı. Sakine arkadaş polis sorgusunda ve Amed zindanında çok işkence gördü, çok alçakça  muamelelerle karşılaştı, bir dakika bile karamsarlığa kapılmadı, iradesiz davranmadı. Karanlık, rutubetli, lağım dolu hücrelerde günlerce tutuldu. Yine de güler yüzlüydü. İnsanın dayanma gücünün sınırlarını saptamak zor. O sınırsız direnme gücünü besleyen bilinç ve inançtı. Bunun için de moral, tükenmez bir kaynaktı Onda.
Dêrsim’in eşsiz kızıl saçlı Sakine’si, bir kış günü politik kadınların omuzlarında son yolculuğuna çıkıyor. O çok sevdiği Koyê Duzgini, Koyê Baxiri, Koyê Zêle, Koye Sulvisi, Koyê Buyêre, Koyê Mizuri, tüm içtenlikleriyle bağrından çıkmış bu büyük öncü devrimciyi karşılıyorlar. Kendileri gibi asla eğilmemiş, bükülmemiş bu onurlu devrimciye karşı son görevlerini yaparak huşu içinde kucaklarını açıyorlar. O şimdi Dêrsim’in karanlık ve keder veren sırlarının derinliğine iniyor, yıldızlar üzerine ışık saçıyor. Onurlu bir ruh dediğimiz bu insanı, yıldızlar niçin kendi ateşiyle kuşatmasın.
Günün son mırıltıları yapraksız dalların arasında esen tatlı meltem, kuşların son cıvıltıları, deli dolu akan Munzur’un sesi, börtü böceğin dert yanan çığlığı, Dêrsim’in başı göklere değen kutsal dağları ve kadim toprakları bir kaç dakikalığına susuyor, ses vermiyor. Kendilerine karşı saygıda kusur etmeyen bu onurlu devrimciyi onurlandırıyorlar.
Kara dumanların yarattığı gölgeler hiçbir zaman Dêrsim’in yaşam kaynağı, Dêrsim’in güneşi olan Sakine Cansız’ı yok edemez. Bir gün gelecek onu güneşten daha parlak ışıkları, tüm Dêrsimlileri ısıtacak ve aydınlatacaktır. Böyle bir anda söz etmem toplumsal gelişmemizin tarihin akışını anlatmak içindir. İnsanlık tarihinde bir kaç yıl, ancak böyle bir an kadar hüküm ifade eder. Şüphesiz bu olağanüstü süreç özgürlük hareketinin üstünlüğüyle durulacak ve halk güçleri kazanacaktır. Türkiye halkları bu gibi konulardan özgürce söz edeceği ve kendi düşüncesini açıkça belirteceği günü de görecektir. O gün sanıldığı kadar uzak değildir. Anıları önünde saygıyla eğiliyorum.

HAMİLİ YILDIRIM / 10/01/2013, Kırıklar F Tipi Cezaevi