
Şimdi de Soma’daki katliamın bu tanımla bir ilişkisi var mı yok mu buna bir bakalım. İlk gelen bilgilere göre madende olayın patlak vermesiyle birlikte asansörler, havalandırma sistemleri, trafo ve dolayısıyla elektrik, tahliye sistemlerinin bütünü anında devre dışı kalmıştır. Böyle bir manzara, bu sistemlerin hepsinin sadece işler yolundayken çalışan ama en küçük bir sorunda hemen devre dışı kalan sistemler olduğunu, dahası bu Maden’de yapılan ve sorumlu şirkete “geçer” not veren işçi sağlığı ve iş güvenliği denetimlerinin ne kadar sorumsuzca yapıldığını gösterir. Tüm bu kusurların istek dışı olduğu iddia edilebilir mi? Elbette hayır. Zira bu kusurların her birinin ortadan kaldırılması Şirketin maliyetlerini büyüten ve sermaye birikim hızını yavaşlatan yatırımları gerektirmektedir. Tam da bu nedenle devlet şirketleri gerektiği gibi denetlemekten kaçınmakta ve işçilere can güvenliği getirecek yasal düzenlemeleri yapmamaktadır. Tam da bu nedenle Şirketler iş güvenliği yatırımları yapmak yerine, daha fazla sayıda ucuz işçi çalıştırarak birikim hızını arttırmaya çalışmaktadır.
Kitlesel iş cinayeti
Buradan devamla pek çok ülkede maden şirketlerine galeriler içerisinde yaşam odaları yapma zorunluğu getirildiği halde Türkiye’de hükümet şirketleri yaşam odaları yapmaya zorlayan düzenlemelerden ısrarla kaçmaktadır. Gerek madenin sahibi olan Soma Holding gerekse denetim ve gerekli düzenlemeleri yapmaktan sorumlu olan devletin yükümlülüklerini yerine getirmemiş olması bu durumu bir “kaza” olmaktan çıkarır, Soma katliamı bu nedenlerden ötürü kitlesel bir iş cinayetidir.
Diğer yandan iş cinayeti tanımının da iki alt başlıkta ele alınması gerekmektedir: a) anlık iş cinayetleri ve b) uzun süreye yayılan iş cinayetleri. Bu ayırım bize, iş cinayeti kavramını yalnızca anında ölüm ve yaralanmayla sonuçlanan olaylarda kullanmak yerine sayıca bunun çok daha fazla olan ve daha görünmez olan uzun süreye yayılan fakat diğeri gibi yine ölümle sonuçlanan iş hastalıkları için de kullanabilme, bu öldürücü iş hastalıklarının kader olmadığını bilince çıkarabilme olanağı verecektir. ILO verilerine göre her yıl 2 milyon işçi uzun süreye yayılan (iş hastalıkları) iş cinayetine kurban verilmektedir (ILO, 2013). Yine ILO verilerine göre her 15 saniyede 1 işçi anlık iş cinayeti sonucunda yaşamını kaybederken her 15 saniyede 151 işçi de iş cinayeti teşebbüsüne maruz kalmaktadır. Yani bu 151 işçiden biri hayatını kaybederken 150’si yaralanmaktadır.
Alınmayan önlem öldürüyor
Soma katliamı ile birlikte sıkça tekrarlanan bir başka sorun da iş cinayetleri istatistikleri açısından Türkiye ile Batı ülkelerini karşılaştırmaktır. Bu tarz karşılaştırmalar gerçekliği tam olarak yansıtmadığı gibi, toplumda iyi kapitalizm kötü kapitalizm gibi bir algı yanılsamasına da yol açmaktadır. Almanya, Fransa vb. erken kapitalistleşmiş ülkelerde madenlerde yaşanan anlık iş cinayetleri sayısının sıfır ya da sıfıra yakın olduğu doğrudur. Ancak unutulmamalıdır ki bu ülkeler özellikle 1970’lerden itibaren hem ağır sanayilerini hem maden üretme faaliyetlerini gelişmekte olan ülkelere aktarmışlardır. Kaldı ki yine erken kapitalistleşmiş ülkelerden biri olan ABD’de sadece 2010’da anlık iş cinayetine kurban giden işçi sayısı 4500 dür. Yine ABD’de her yıl yaklaşık 50.000 işçi, uzun süreli iş cinayetleri sonucunda hayatını kaybetmektedir ki bu ABD’de günde 137 işçinin uzun süreli iş cinayeti yüzünden hayatını kaybettiği anlamına gelir.
Elbette bu veriler, yani iş cinayetlerinin dünya ölçeğinde yaygın bir durum olması Başbakan Erdoğan’ın ‘ölümler bu işin fıtratında, doğasında vardır’ şeklindeki kaderci yorumunu haklı çıkarmaz. Burada asıl altı çizilmesi gereken şey, iş cinayetlerinin tamamının sermaye birikim kaygısı dolayısıyla alınmayan önlemlerden, kaçılan maliyetlerden kaynaklandığı gerçekliğidir.
Güvenilmezlerse neden sattınız!
Soma katliamında öne çıkan sorunların başında madende olan ve dışarıya çıkarılan işçi sayısı konusundaki çelişkili açıklamalardır. E-devlete geçildiğini söyleyerek böbürlenen, futbol maçlarına giden taraftarları bile elektronik kayıt altına alma iddiası güden Hükümet 3 gündür (dün) hala kesin bir sayı verememekte ve ‘…verirdik ama özel sektör…’ diye başlayan anlaşılmaz cümleler kurabilmektedir. Sahip olduğu onca şiddet aygıtı, yasa çıkarma ve uygulama gücü ve her türlü imkana rağmen özel sektörün verdiği sayılara güvenilemeyeceğini mi ima etmektedir hükümet yetkilileri? Eğer özel sektör bu kadar güvenilmez ise madencilik gibi insan yaşamı için en tehlikeli üretim alanı neden özel şirketlere satılmıştır? Gerçek sayının verilmeme nedeni bu sayının hala bilinmemesinden kaynaklanıyor olamaz. Öyleyse sayının neden gizlendiğini tartışmak zorundayız. Bu konuda ileri sürülen tezlere göre şu an yeraltında olan canların bir bölümü kayıtlı, kadrolu işçi ama bir bölümü de kaydı olmayan taşeron veya kiralık işçi. Hükümet sadece kayıtlı olanların toplam sayısını verecek olsa belki ölüm sayısını gerçekte olduğundan daha azmış gibi göstermeyi başarabilir. Ama ya kayıtsız canların yakınları madene gelir eşlerini, çocuklarını, kardeşlerini aramaya kalkarsa, ya medyaya bu kişilerin de görüntüleri ve yakarışları yansırsa o zaman ne olacak? İşte bütün bu kaygılar, hükümetin ve şirketin bugün içinde bulunduğu ne yapacağına bir türlü karar verememe halinin resmidir.
Sonuç olarak Soma’nın acılarını bu kadar kısa bir değerlendirmeye sığdırmak elbette mümkün olamaz. Ama Soma’daki sınıf kardeşlerimizi bizden alan şeyin kar ve birikim hırsı olduğunu söylemek en azından bundan sonra madenlerde bazı asgari önlemlerin alınmasını sağlayacak olabilmesi açısından önemlidir. Maden katliamlarına kaza ve kader diyerek geçenler böyle bir süreçte bile gerekli önlemleri alma sözünü vermekten kaçanlardır.
DR. GAYE YILMAZ / Boğaziçi Üniversitesi'nde akademisyen, eleştirel iktisatçı.