
Kürdistan Öğrenciler Birliği (YXK) tarafından düzenlenen ve bu yıl 19’uncusu gerçekleşecek olan ‘Hüseyin Çelebi Edebiyat Etkinliği’nin startı geçtiğimiz günlerde verildi. Daha önce düzenlenen Edebiyat Etkinliği’nden dereceye giren Türkçe ve Kürtçe öyküler, “Özgür Öyküler-Çîrokên Azad” adıyla yayınlandı. Kitap, ‘Hüseyin Çelebi Edebiyat Etkinliği’ tertip komitesi tarafından yayına hazırlanmış.
Kitapta yer alan öyküler üzerine birçok değerlendirme yazılabilir, ama bunu bir yazıya sığdırmak imkansız. Yazımızı, kitaptaki tadı yansıtmak için bir kaç öyküye sınırlı tutacağım. Kitapta, “Kayıp Bir Kürdün Hikayesi” adlı öyküyü okuyunca çekilen cefalar aklıma geldi. Bir çocuğun babasının askerlerden dayak yiyişini görmesi ve o kavruk, acı yüklü bakışlarını görmesi ölümden beter olsa gerek. Birçok Kürt şahit olmuştur böylesi durumlara. Doğal olarak da öykülerimize de konu olmuş. Bedran, babasının dövüldüğünü görür ve pembe bir panter gibi çullanır askerin üzerine. Askeri öldürür. Dağa verir yönünü. Uzun süre dağ onu saklar. Bağrına basar. En son onu yaralı bir halde yakalarlar. Hapis yatar. Çıktığında memleketi olan Mardin’i yasaklarlar ona. O da çıkar gider. Sevdiği kız ve ailesi geride kalmıştır.
Duyduğu her Kürtçe kelime ekmek ve su gibi gelir
Tek kelime Türkçe bilmiyordur. İnşaatlar da yatıp kalkar. Bir gün bir gurup sokak çocuğun saldırısına maruz kalır inşaatta. İnşaatın bekçisi imdadına yetişir. Ve Kürtçe söylenir bekçi. Bekçinin Kürtçe konuşması Bedran’ın kulağına hoş nağmeli bir şarkı gibi doluşur. Koca bir ummanın ortasında boğulmak üzereyken küçücük bir adaya rast gelmiştir. Bekçi Halil işe aldırır onu. Artık dünyalar Bedran’ın olmuştur. Bekçinin dışında da Kürt olan işçiler vardır. Duyduğu her Kürtçe kelime ekmek ve su gibi gelir ona. Dünyalar onun olmuştur. Her işe koşturur. Ta ki asansörün halatı kopuncaya kadar devam eder bu durum.
Hastaneden atılır parası ve çevresi olmadığı için. Kaburgaları hala kırıktır. Ürkek adımlarla ve topallayarak inşaatın yanına gider. İnşaat artık bir apartman olmuştur. Bekçi Halil’in kulübesinin yeri ise çöp yeri olarak kullanılmaktadır. Durur apartmanı gözetler. Apartman sakinlerinden biri gelir kovmaya çalışır. Bedran Türkçe bilmediği için gitmez oradan. Adam itekleyerek uzaklaştırır Bedran’ı.
Gece karın altında çöp bidonun yanındaki taşa oturarak apartmanı izlemeye başlar. Rüya görür. Halil’in yanındadır rüyasında. Gözyaşlarına hakim olamaz. Her şey yerli yerindedir. Sabah olduğunda her tarafı kar kaplamıştır. Üstünü karın örttüğü Bedran ağzı açık öyle beklemektedir.
Ve yazar Zeyni Arat şu cümlelerle öyküsüne son verir: “Bedran çöplüğün içinde, dizlerini karnına çekmiş, iki eli dizleri arasında yatıyordu. Yaşadığı son mutluluğun huzmesi dudaklarında donmuştur.”
Evet, mutlu ölmüştür. Çünkü ölürken rüyasında Halil’i ve eski arkadaşlarını görmüştür. Yani umutla, sevinçle ölmüştür. Çünkü milyonlarca Kürt gibi kaybedeceği hiçbir şeyi yoktur.
Bu çoğrafyanın talihsizliği 1071’de başlamıştır
Acılarımızı ifşa eden öyküler devam eder. Küçücük bir çocuğu anlatır. “Annem Beni Türkçe Sevsin” adlı öykü yaşamımızı karartan çocukluğumuza iner. Çocuk annesinden ve çevresinden utanmaktadır. “Kahraman” bir Türk olarak dünyaya gelmediği için acı çeker. Annesinin dilinden nefret etmektedir. Annesinin kendisini Türkçe sevmesini ister. Kırıktır. Kendisinden nefret eder hale gelmiştir. Bir çoğumuzun çocukken yaşadığı duyguların hepsini yaşar. Annesinin Hatice öğretmeni gibi kendisini Türkçe sevmesini isteyen çocuk ısrarlıdır. Biz de ısrarlıydık. Annelerimizi ve babalarımızı Türkleştirmeye. Zaman tersine döndü. Yalanlarını öğrendik. Ve nefretimiz farklı bir yöne aktı. Çünkü elimizde çocukluğumuz alınmıştı. Küçücük kalplerimize sadece nefret pompalanmıştı. Psikolojimiz alt üst olmuştu. Sonraları kadim dilimizin birçok dilden daha zengin olduğunu öğrendik.
Kaşgarlı Mahmut, Araplara Türkçeyi öğretmek amacıyla: 1072- 1074 arası bütün Türk boylarını dolaşarak, toplamı iki binden az bir sözlük oluşturur. Acaba o çağda sadece Kurmancî lehçesini sözlük haline getirselerdi, kesinlikle on binlerce sözcük toplanırdı. Ama Kürtler bir türlü bir olamıyorlardı. Aşiretler arası kavgalar sürgit devam ediyordu. Araya sarıklı Osmanlı paşaları girmiştir. Kana bulanmış bir coğrafya haline dönüşmüştür. Anadolu ve Mezopotamya coğrafyasının talihsizliği 1071’de başlamıştır.
Öykülerin hepsi dikkat çekicidir
“Furkan İle Tevhida” adlı öykü alıp bizi o çağlara götürür. Aşiretler arası kavgalar vardır. Ve Tevhida ölen her insanı halılarına nakşeder. İlmek ilmek dokur bu kan gölüne dönmüş aşiret kavgalarını. Sevdiği vardır: Furkan. Ölmeye ve öldürülmeye şartlanmıştır. Konuşmuyor Tevhida, sadece döker, işler ve nakşeder. Acılar büyümüştür. Güneş ülkesinin kaderinde ben yoktur. Ben, bizim içinde erimelidir. Herkes kaderine razıdır. Var olana karşı çıkmak henüz yoktur. Ve her kahraman katildir o topraklarda. Örneklendirir tüm katilleri. Furkan’ın bedeni yedi kılıç darbesiyle doğranmıştır. Furkan’ın örüldüğü desen de ise, ibrişim kullanılmamıştır. Çünkü Tevhida sevdiği insanı işlerken saçlarını kullanmıştır. Kilim bittiğinde Tevhida’nin tek bir saçı kalmamıştır. “Furkan İle Tevhida”yı Nizam Karaağar kaleme almış.
Birbirinden güzel öykülerin hepsi dikkat çekicidir. Dikkat çeken isimlerin arasında ise İlhan Bakır’ı da unutmamak gerek.
Türkçe ve Kürtçe farklı kalemlerden öyküler okumak isteyenler, ‘Özgür Öyküler’i Mezopotamya Yayınevi’nden temin edebilir.
MEHMET SÖÐÜT