Hitler'e hayrandı. Lüks hayata, eğlenceye düşkündü. Beşinci sınıf tiyatrolarda küçük rollerde oynarken, genizden fışkıran boğuk sesiyle radyo skeçlerinde kitleleri büyüleyen yoksul kızı Maria Eva Duarte de Peron’un kocasıydı.
Arjantin, "geri vitese takılı" bir demokratik Cumhuriyet, Amerika’nın pek beğendiği "hukuk devleti"ydi. II.Dünya Savaşı'ndan sonra, "maksat demokrasi olsun" diye, sopalı yönetim altında nefes alagelmiş, toplumsal haklar ve özgürlükler konusunda herhangi bir kitlesel mücadele yaşanmamış, sosyal ve siyasal gelişmelere yaban, yabancı kalmış, yandaş ülkelere, "seçim sandığı" şartını koyup, uygulamalarının meyvesini, "milli iradeye dayalı demokrasi" ilan ettiği yer yüzü parçalarından biri…
"Milli iradenin ürünü" olarak Arjantin semalarında beliriveren Peron, darbecilere darbe yapan cuntanın tutuklusu olarak hapse düşünce, "mağduriyetini şansa" dönüştürmeyi başaran bir demogog, söz cambazlığıyla kitleleri büyüleyen usta bir çürütmeci, yoksul kalabalıkları "sadaka" nitelikli bağışların büyüsü ve pembe hayallerle peşinden sürüklemeyi bilen eşsiz bir kandırmaca sihirbazıydı.
Çalışma Bakanlığı sırasında, "gömleksizler" adını verdiği kimsesiz yoksulların "koruyucu kimsesi" olarak kürsülerde belirmiş, yine bu dönemde hükümetin kontrolü altına aldığı işçi sendikalarını arkasına alarak "işçilerin babası" unvanıyla oy toplamış, ardı ardına ülkenin Başkan Babası seçilmişti.
Doğrusu baba ki hazza babaydı. Halktan topladığı vergilerin kırıntılarını, cebinden çıkan bağış gibi gösteren, bununla aç kalabalıkları peşine takıp başarıdan başarıya koşan baba…
Evacık (Evita) genizden gelen sesiyle meydanlarda sevgili halkına şefkat gösteren ülke anasıydı. Mahalle mahalle dolaşıp, yoksul evlerine pirinç, makarna ve benzeri yiyecekler dağıtıyor, kadınların avucuna para koyuyor, her yerde, tekmil arkasızların iyilik meleği olarak alkışlanıyor, alkışlar rekor oy artışı şeklinde, Peron’un iktidarını pekiştiriyordu.
Ve yoksullar, kırıntılarla avunurken, Evita, sayısız radyonun sahibi ve halkına doğru yolu gösteren konuşmalarıyla büyüleyen sesti. O dönemde henüz televizyon yok, kitleleri büyüleyerek oyalayan sihirli alet radyoydu. Hangi radyo kanalını açsanız onun, o yoksa kocanın gürleyen sesi fışkırıyor, gazeteler ülkenin görülmemiş kalkınmasına, başını alıp giden insan hakları ve özgürlüklere methiye diziyordu.
Bunu yapmak zorundaydı, gazeteler. Çünkü ülke Peron, Peron devletti. Rejimin adı da Peronizmdi. Peronizme ters de değil, yan düşen gazeteciler, yazarlar işten atılıyor, gazeteler kapatılıyordu.
Peron ve yandaşları sessiz karanlıkta istedikleri kadarını alıyor, onların götürdükleri ülke kalkınması olmuş olyordu. Yandaşlarla doldurulmuş yüksek yargı ve alt mahkemeler, cinayetleri, işkence ve hırsızlıkları "ülke yararı" gereğince kapatmakla görevliydi.
Saddam Hüseyin de, Irak’ın milli iradesiyle seçilmişti. Yandaşları, oğullarıyla, ülkenin tartışmasız tek sahibi, kendisi Savaşların Tanrısı unvanlı, karşıtları ölümü hak eden vatan haniydi. Halkının iyiliği için, karşıtlarını öldürtüyor, cezaevleri işletiyordu. Ek olarak, Faşizmin "tek devlet, tek millet, tek bayrak ve tek dil" narasını haykırmamakta direnen, yarım milyon Kürdün kanı damlıyordu, ellerinden.
Tunus’un Bin Ali’si, Mısır’ın diktatörler soyundan Mubarek’i de birer milli irade seçilmişiydi.
Ferdinand Marcos, Filipinlerin seçilmişi, güzellik kraliçesi İmelda Marcos’un kocası, ülkenin de egemeniydi. İmelda, Hollywood fıldızlarıyla, hoş anlar yaşamaya, lükse düşkündü. Filipinlerin dağ köylerinde çocuklar doktorsuzluktan ölürken, o sadece Amerika ve Avrupa seyahatlerinde, 5 milyon Dolar harcıyordu. Gardrobunu 2 bin 700 çift ayakkabı süslüyordu.
Ferdinand Marcos eğitim hizmetleri ve sanayi ile göz boyuyor, ülkesini sevmekten onu polis ve ordu terörüyle yönetiyor, Konut ve Çevre Bakanlığını hırsızlığına merkez yaparak, kendisi ve yandaşlarına ek kazanç alanı açıyordu.
Dominikli General Rafael Leonidas Trujillo, milli irade ile ülke fetihi değildi. Ülkesi "geri kalmış demokratlardan" bir numune, ama o seçimi de boş vermiş, kılıcını çekerek baş olmuş, Amerika adına solla mücadelede, muhaliflerinden 50 bin tanesini öldürtmüş, ülkenin tartışmasız tek Babası olmuştu.
O, çaldıklarıyla yetinmeyecek kadar aç gözlüydü. Ülkede beğendiği her şey onundu. Hoşuna giden kadınlar (Bakanları, generallerinin eşleri, kızları dahil) bir geceliğine, bir kaç saatliğine, nerede değerli arsa, arazi varsa tapusu onun, fabrikaları, çiftlikler malı, Başkent bile "Trujillo City" olarak adını taşıyordu.
Ondan arta kalanlar da yandaşları, dostları, yakınları, paylaşıyor, medya demokratik düzenini övüyor, görülmemiş kalkınmaya cila çekiyordu.
Bastırılıp, uyutulmuş toplumlarda diktatörlüğün adı, demokrasiydi. Tek partiden, tek parti yasalarından Demirel'li, Özal'lı günlere, onlardan günümüze akan TC tipi demokrasi mi? Yukardaki kanlı, irinli örnekler yeterli fikir vermiyorsa eğer, o da başka güne…
Seçilmiş diktatörler galerisi
Juan Domingo Peron, Arjantinli yoksul bir ailenin subay olabilmiş oğluydu. Darbeyle iktidarı ele geçirmiş cuntanın üyesi, önce Çalışma ardından Savaş Bakanı olarak siyaset kürsülerinde nam salıp, yıldızlaşmış, sonra milli iradenin başı olarak kurumlaşmıştı.