
Türkiye cumhuriyetinin devlet mantığı ve politikasında birlik, güçlü olmak, zengin olmak gibi kavramlar dar ve elit bir kesimin çıkarları esas alınarak oluşturulmuştur. Yani tüm toplum ve halk değil de devlet katında olanların durumları ölçü alınmıştır.
Birlik derken, herkesin devlet denilen bürokratik yapı ve dönemlere göre değişen etkin sermaye çevrelerinin istemleri ve çıkarlarını itirazsız kabul etmesi istenmiştir. Devlet ve devletten beslenen elitler hangi dili, dini, mezhebi, ekonomik yapıyı iç ve dış politikayı esas almışsa tüm halkın da onu kabul etmesi ve tabi olması talep edilmiştir. Buna da hukuk devleti diyorlar. Yazılmış kanunları eleştirmek, kabul etmemek “bölücü” olmak, “vatan haini” damgasını yemeyi göze almak demektir. İktidarlar değişse de birlik denilen şeyde değişikliğe gidilmemiştir. Değişikliğe gitmek, birliğin sınırlarını demokratik toplum temelinde genişletmek iktidar ve devlet olanlarda öcü gibi ele alınmıştır.
Güçlü olmaktan kastedilen ceberut devlet olmuştur. Devlet askeri ve polisi ile güçlüyse Türkiye güçlüdür algısı hakim kılınmak istenmiştir. Askerin ve polisin güçlü olmasında da ölçü, topluma karşı şiddet uygulamak, hapsetmek, öldürmek özcesi “birliğe” karşı gelenleri bastırmaktır. Güçlü olmanın maddi ve manevi olarak toplumsal zenginlik olduğu akılara gelmez. Getirilmek de istenmez. Askeri vesayet denilen şey güçlü olmak için uygulanan sistemli militarist politikadır. “Demokrasi ile güç olunmaz” düşüncesi, Türkiye devletinin akıl kodlarında başat yerdedir. Toplumun demokratik talepleri ortaya çıktığında demagoji ile “alavere dalavere Kürt Mehmet nöbete” misali oyalama, kandırmalarla içini boşaltarak, şiddetle bastırarak bir kenara atılmıştır.
Devlet halkı hep düşman gördü
Zengin olmaktan kastedilen ise her zaman zenginlerin daha zengin olmasıdır. Lüks, tüketimin oranı ile ölçülmüştür. Üretilen malların miktarı esas alınmıştır. Gayri safi milli hasıla yine Merkez Bankası’nın rezervleri veri alınmıştır. Kuşkusuz kapitalist ulus devletlerde bu ekonominin kendince bir mantığı vardır. Ancak işsizlik, gelir azlığı, dağılımdaki adaletsizlik bir ölçü olarak kabul edilmez. Yoksulluğun ve işsizliğin artışı değil, özelikle bugün AKP iktidarının dillendirdiği gibi Merkez Bankası kasalarındaki para miktarı zenginlik belirtisi için geçer akçe kabul edilir. Tek başına bu yaklaşımın kendisi bile zengin bir memleket denildiğinde halk ve toplumsal boyuttan ayrı ele alındığını göstermeye yeterdir.
Toplumu ilgilendiren, yaşam standartlarını ve demokrasi kriterlerini belirleyen hangi kavram ve kuruma el atarsak atalım aynı devlet mantığı ve politik uygulamaları görürüz. Bu anlamda Türkiye’de tam bir toplumsal ve demokratik kültürel asimilasyon ve soykırım yaşanıyor. Kültürel yapısı, tarihi değerleri, insan potansiyeli ve yeraltı yerüstü zenginlik kaynakları ile cennet olabilecek bu memleketin içinde bulunduğu durum her yönüyle tam bir trajedidir. Hükümetlerinden bürokratlarına kadar bunun sorumlusu kesinlikle yönetici zümredir. Gelin görün ki bu kesimler mevcut realiteyi her zaman “Türkiye tam şaha kalkarken” deyip halktan bu adaletsizliğe karşı yükselen taleplerin mücadelelerine bağlarlar. Sanki her şey yolunda gidiyorken, toplumsal refah ve demokratik yaşam gelişiyorken halkların katılım ve paylaşım talepleri engel olmuş gibi hakim bir söylem, Türkiye devlet elitinin bozulmaz ezberi, değişmez bir tekerlemesi olarak hep dillendirilir. Türkiye devletinde her zaman halk suçlu görülür. Bu devlet düşmansız edemez. İçerde ve dışarıda düşman yaratarak toplum yönetmek bu devletin sermaye kaynağıdır adeta. Bu bağlamda Türkiye devleti ve iktidarları, Türkiye halklarının dostlarını düşman, düşmanlarını da dost gösterme ustasıdır.
Bu haliyle devlet ve cumhuriyet demokratik olamaz.
Demokrasi örgütlülük
ve eylem gerektirir
Yaşadığımız tüm sorunlar kaynağını demokrasinin olmaması ve demokratik siyaset kanallarının açık olmamasından alıyor. Demokrasi ve demokratik siyaset olmadan hiçbir sorunun çözülemeyeceği çağımızın siyasi gerçekliklerinin başında gelir. Demokrat olmak sözle olmaz. Sözle sınırlı demokratlık demagogluktur. Türkiye’de en çok yapılan budur. Şu bir gerçek ki örgütlü toplum olmadan demokrasi gelişmez. Toplumun örgütleme hakkını ve iradesini kabul etmeden demokrat olunmaz. Örgütlenmek; bir araya gelmekle başlar, tartışmayla sürer, kararlar almakla şekillenir ve işi yapmak veya yönetmekle de ete kemiğe bürünür. Sosyolojik olarak birbirine bağlı bu hususlara politika yapmak da denebilir. Türkiye’de tam olarak anlaşılmayan ya da uygulanmayan bir konu da budur. Politik olmak, seçimden seçime bilmediğin tanımadığın birilerine oy vermekle sınırlandırılmıştır. Son yıllarda ise politik olmak “sosyal medya” denilen özünde en büyük asosyal irtibat biçimiyle, duygu ve düşünceleri paylaşmakla sınırlandırılmış, pasif, eylem, söz ihtiva etmeyen birkaç cümle yazımına indirgenmiştir. Bazı kesimlerde de sadece toplanmak ve söylemek ile sınırlı kalmış bir gösteridir politik olmak.
Türkiye’de tüm bu algıları, biçimleri, yukarıdan bir yerlerden bekleyen, iyi, doğru ve güzeli devlet elitinin mantığı ile ele alan kültür değiştirmedikçe demokrasi de refah da gelişmez. Cumhuriyet tarihi bunu defalarca ispatlamıştır.
Bir avuç elit mi toplum mu kazanacak?
İşte tam bu noktada HDP olarak formüle edilmiş program, siyasi görüş ve yapı bir umut olmaya başlamıştır. HDP birlik derken, resmi görüşün dışında yeni bir şey söylemektedir. Birlik hepimizin varlığının toplamından oluşur demektedir. Binlerce yıllık varlıklarıyla Türkiye toplumsal yapısını oluşturan zenginliğin bileşenlerinin kendileri olarak yan yana durmaları olarak tanımlamıştır. Kimseyi kimseye tabi kılmıyor. Herkesten birlik havuzuna kendisinden bir şeyler katmasını istiyor. Güçlü ve zengin olmayı tümüyle Türkiye toplumunun güç ve zenginliği olarak tanımlamıştır. Belki de en çarpıcı yeni çıkış budur. Yine HDP toplumun her kesiminin örgütlü yapıları ile birilikte siyaset yapmaktadır. Bu da demokratik olmada bir ölçüdür. Tüm bu ve benzer yenilikler HDP’nin Türkiye’de birçok ilki gerçekleştirdiğini/gerçekleştireceğini gösteriyor. Bu ilkler, devlet ve cumhuriyetin mantık ve politika kodlarındaki antidemokratikliği değiştirme gayreti olarak okunmalıdır. HDP bununla Türkiyelileşmiyor, Türkiye HDP ile demokratik Türkiye yoluna girmeye başlıyor. Gerçek ve doğru Türkiyelilik ortaya çıkıyor. 7 Haziran’da oylanacak bir diğer politika da bu oluyor. Yukarıda belirttiklerimin doğruluğunu HDP’ye yapılan saldırılar gösteriyor. Demek ki sadece seçime girilmiyor. Müesses düzenle yeni düzenin mücadelesi yaşanıyor. AKP yetkililerinin ve Erdoğan’ın HDP’yi hedef tahtasına koyarak saldırmaları belirtilen hususların doğruluğu için ikinci veridir. Dikkat edilirse AKP ve Erdoğan HDP olursa “birlik kurulmaz, çözüm olmaz, demokrasi gelmez vs…” diyorlar. Bu laflara bir de yukarıda belirtilenlerden hareketle bakalım. Bunun için bu seçim stratejik. Bir avuç elit mi toplum mu kazanacak? Şimdilik bunu sizin oylarınız belirleyecek. Haydi hayırlısı!