1 Kasım seçimleri üzerine tartışmalar giderek daha fazla tepkisel eleştirilerden uzaklaşarak analizci-eleştirel yönteme doğru yönelmektedir. "PKK devletin kışkırttığı savaşa katılmamalıydı; bölgede özerklik girişimleri için çok erkendi; HDP’nin ateşkes ilanı davetine hemen katılmalıydı" ya da "devlet oyları çaldı" türünden eleştiriler, yerini daha çok içe yönelen yöntemlere bırakmaya başladı. 

Seçimlerin inanılmaz bir savaş hali içerisinden sürdürüldüğü bilinen bir gerçek. 7 Haziran seçimlerinde Diyadin’le başlayıp, Mersin ve Adana HDP İl Binalarını bombalanması, HDP’li politikacıların yaygınca tutuklanmaları ile süren ve nihayet Diyarbakır mitinginde kanlı katliamı ile zirveye tırmanan devlet terörü, Tayyip’in "Seçim Darbesi" ile bu yürüyüşün nereye kadar tırmanacağı için bir göstergeydi. Unutmamak gerekir ki bütün bu saldırılar "PKK’nin ateşkesi" döneminde gerçekleştirilmişti. 

24 Temmuz’dan itibaren bütün askeri güçler ve polisin katılımıyla Kandil’e yönelik olarak başlatılan hedefsiz katliam politikası, ülke içinde AKP’li ve MHP’li paramiliter güçlerin toplu Kürt karşıtı saldırıları ile devam etti. Eylül başlarında bir iki gün içinde yaklaşık 400 (dört yüz) eylemle HDP ve Kürt halkına karşı sürdürülen eylemler giderek Kuzey Kürdistan illerinde devlet terörünü olağanüstü hal ya da sıkıyönetim uygulamaları boyutuna yükseltti. Bu koşullar altında PKK’nin kendi kabuğuna çekilmesini beklemek büyük yanılgı olurdu. Bu hareketin tarihi saldırılara karşı direnişlerle yazılmıştır. Devletin saldırıları ise kısa süreli bir taktik eylem düzeyinde değil, açıktır ki demokratik özerkliğe karşı başlatılan stratejik bir eylemlilik haliydi. Sistem parlamentosunda yer alabilmek için gerçekleştirilen seçimler ise, bu şanlı direnişin Kürt halkına kazandırdığı ama tamamen sistem egemenleri denetiminde kullanılabilir olan bir olanak idi. 

Kaldı ki HDP PKK’ye kesin bir dille "ateşkes" çağrısında bulunmuştu. HDP ile PKK arasında organik bir ilişki kurmaya çalışan sistem akillerinin iddialarını boşa çıkaran bu isteğin derhal gerçekleştirilememesi sonrasında bu kez de "HDP PKK’yi durdurma konusunda etkili değil" diyerek HDP’den gelecek olmayacağına hükmedenlerin akıl yürütme tarzlarının samimi olmadığı gibi tutarlı da kalamayacağı belliydi. Bunlar, bölgeden kaçmakta olan on binlerce Kürt’ün PKK’den değil devletin kör teröründen kaçtığını görmezlikten gelmekteydiler. Kitlelerin bilincinde HDP-PKK çatışması yaratmak isteyen devlet, tam da Rıdvan Turan’ın dediği gibi "AKP’nin seçim fütuhatını HDP’nin içine kadar taşımasına zemin oluşturarak HDP’yi paralize etmek; HDP’yi PKK ile ilişkisi - çelişkisi çarmıhına gererek parti içinde süreğen bir kriz ortamı sağlamak" istemekteydi.

Ben, PKK’nin "ateşkes" konusunda olumlu tutum alması halinde bile devletin saldırılarının durmayacağını düşünenlerdenim. Silvan, Cizre, Şırnak ve diğer Kürt kentlerinde öldürülen yüzlerce insanın PKK gerillası değil sivil halk olduğunu unutmamak gerekir. Devlet HDP tabanında yer almayan Kürtleri ve özellikle Batı’yı "ölümü gösterip sıtmaya razı etmek" amacıyla bu eylemleri PKK eylemlerinden bağımsız olarak sürdürmüştür. Türkiye halklarının büyük çoğunluğunun teslimiyetçi genetiğini iyi bilen Diktatör Kenan Evren’in 82 Anayasası’nı yüzde 92 ile kabul ettirmesinde de bu yöntem geçerli olmuştu. 

***

Açıktır ki HDP içerisinde de değişik nedenlerle devlet politikasının ya da AKP’nin iddialarına yanaşabilecek ve büyük oranda Kürt orta sınıflarından ya da üst varlıklı sınıflardan oluşan ve politik eğilim olarak PKK’nin radikal demokrasisi başta olmak üzere her radikal adımından ürküntü duyan liberal bir kesim var. Açıkçası, devlet biraz da bu kesimler üzerinde etkili olabileceği inancıyla kendi politikasını sürdürmektedir. Bunda yanıldığını söylemek de ne yazık ki olanaklı değil. Örneğin "demokratik özerklik" gibi Türkiyelileşmenin de temel sorununu oluşturan bir politikaya yeterince kararlı sahip çıkamamaktadırlar. Bu nedenledir ki çatışmalar devlet tarafından başlatılmasına rağmen bu kesim saray diktatörünü değil PKK’yi sükûnete davet ederek eleştiriler getirmeye başlayabildiler. Seçimlerde ivme kaybetmenin gerçek nedeni özerklik talepleri değil, özerklik talebine yeterince ve eylemli olarak destek sunamamak değil midir? 

***

Yine eski HDP Adana Milletvekili Rıdvan Turan’ın seçim sonuçlarına ilişkin açıklamasıyla şimdilik burada noktalayayım: "Ben bu duruma HDP’nin irtifa kaybetmesi olarak değil, liberal aklın irtifa kaybetmesi olarak bakıyorum. 1 Kasım seçimlerinde de oy kaybımızın esas sebebinin bu aklın egemenliği olduğunu düşünüyorum… Eğer 7 Haziran’dan bu yana içinden geçtiğimiz olağanüstülüğe teslim olmayıp aşağıdan yaygın örgütlenme ağı oluşturmak için çalışmalara başlamış olsaydık, kanımca bugün başka şeyleri tartışıyor olacaktık." Ben de böyle düşünüyorum.