Hasan Mutlucan’ın bas bariton sesiyle birlikte sunulan askeri darbeler çağını çoktan aştık. Bu darbelerin hepsinin ortak özelliği, iktidarın paylaşımı dışında kalan güçler tarafından mevcut siyasal iktidara karşı düzenlenmiş olmasıydı. Sonrasını 28 Şubat 1997 ve sonrasında görülen post modern darbeler, 27 Nisan 2007’deki gibi e-darbeler de bu ortak özelliğe sahiptir. Tarihte ilk kez görülen bir darbe türü olarak 14 Ağustos 2015 darbesi ise, sivil toplum kurumları saz heyetinin önünde açıklanan “oldubitti” darbeler sürecini başlatır. Bu tarihte Rize Valiliği’nin sivil toplum örgütlerinin temsilcilerine verdiği yemekte konuşan Cumhurbaşkanı Erdoğan şöyle diyordu:
“Beyler, Türkiye 10 Ağustos 2014 tarihinde, milletin doğrudan cumhurbaşkanını seçmesiyle yeni bir döneme girmiştir. Artık ülkede sembolik değil, fiili gücü olan bir cumhurbaşkanı var... İster kabul edilsin, ister edilmesin. Türkiye’nin yönetim sistemi bu anlamda değişmiştir. Şimdi yapılması gereken, bu fiili durumun hukuki çerçevenin anayasal olarak kesinleştirilmesidir” demişti.” Böylece Cumhuriyet tarihinde ilk kez bir Cumhurbaşkanı çıkıp ortaya, “ben keyfimce yönetimi değiştirdim; şimdi bu değişikliklerin yasal kılıflarını hazırlayın” diyerek, Anayasa’da olmayan bir hakkı gasbederek, kendi yönetimini ilan etmiştir.
Yeni yönetimin ilk görev talimatı “Anayasa’yı bana uydurun” olurken, ilk uygulaması ise Cumhur’u, siyasetteki yerine göre tanımlayarak ikiye bölmek olmuştur. “Yalan ve iftira makinası haline dönüşen” bir şebeke olarak tanımladığı PKK ve eski suç ortağı Gülen hareketini hedef göstererek “bu şebekeye destek veren, hatta bunların karşısında sessiz kalan herkes ülkenin ve milletin önünü kesme çabalarının ortağıdır” diyerek yeni ceza yasasını açıklamıştır. Diktatör tarafsızları bile affetmez: “Gün tarafsız olma günü değildir. Şunu açık söylüyorum; bitaraf olan bertaraf olur. Gün ülkenin ve milletin tarafında yer alma, bu yolda tüm imkanları seferber etme günüdür. Bugün sessiz kalarak veya açıkça destek vererek dikeni sulayan herkes ortaya çıkan zulme ortaktır.”
Diktatör bununla da kalmayarak, mezheplere, etnik yapılara göre böldüğü ülke halklarını bu kez “şerefsizler ve şerefliler” olarak ikiye böldü. Kendince belirlediği düşmanlara karşı acımasız olacağını belirterek: “Buna katkı veren herkes tarihle millet önünde şerefli yerini alacaktır. Aksi bir tutum içinde olanlarda aynı şekilde tarih ve millet önünde hak etikleri sıfattan anılacaklardır” diye konuştu.
Halk onu başkan yaptırmadı ama o zalim bir diktatör olmak için hala direniyor.
***
Genel kanaat olarak “HDP’nin zaferi” olarak tanımlanan 7 Haziran seçimlerinin kalıcı sonuçları yeterince anlaşılmadan 1 Kasım’ın anlamını saptamak mümkün değildir. Yaygınca söylenen “onu başkan yaptırmamak” sözünün yerine getirilmesi bu zaferin sadece en görünür ürünü idi. Ama bu sonuç esas olarak mevcut sayısal denklemlerin zorunlu sonucu idi. Baraj aşılınca Kenan Evren denklemin bozulması kaçınılmaz idi.
Ama 7 Haziran seçiminin onu başkan yaptırmamaktan daha önemli sonuçları var. On yıllardır emekle yoğrulan “halkların mücadele birliği”nin ileri bir adım atarak siyaset denkleminde asli faktör durumunu kazanması; siyasal sistemi kilitleyebilecek bir öneme sahip olması HDP’nin en önemli kazanımlarından biridir. Bu başarı, meclisteki sandalye sayısı ile değil, çoğulcu bileşiminin gücüyle kazanılmıştır.
İkincisi, HDP, Gezi Direnişi ile yüzü yırtılan “korku perdesi”nin yarattığı umut kanalını genişletmiş, barış, özgürlük ve demokrasi güçlerinin özgüven duygusunu haylice güçlendirmiştir. Bu kazanım “mevcut iktidara karşı direnme gücünün varlığına, yani kendi gücüne yönelik bilincinde büyük sıçrama yapmasına” neden olmuştur.
Üçüncüsü, son otuz yılda Kuzey Kürdistan’da yaşanan halkın özgüven duygusundaki tırmanış, artık Batı’da da hissedilir bir biçimde ve hızla gelişmeye başlamıştır. Halklar yaşadıkları toplumun “kirliliğe mahkûm bir toplum” olmadığını kendi mücadele deneyimleriyle yeniden görmüşlerdir. Asker ya da polis cenazelerinde artık yüksek sesle Erdoğan ve AKP-Devletine yönelik tepkiler, bu iktidarın zulmüne rağmen giderek çoğalmakta ve yayılmaktadır. Halkların “barış, özgürlük, eşitlik, adalet, demokrasi ve temiz toplum” istemlerini içeren sloganlar, devletin oluşturduğu resmi koroların “kahrolsun PKK” sloganlarını bastırmaktadır. Bu yöndeki algı değişimi, 1 Kasım seçimlerinin sonuçlarının da HDP lehine, AKP aleyhine olacağının müjdesini bugünden vermektedir.
***
1 Kasım’ yönelik karanlık senaryoların seçim güvenliğine yönelik büyük endişe yarattığını görüyoruz. Silahların yoğunca devrede olduğu bu ortamda seçimler üzerine iktidarın oyunlarını bozmak için PKK tarafından tek taraflı olarak da olsa, en azından “kendisine yönelik açık silahlı saldırılar dışında” bir ateşkes ilanı AKP Devletinin seçime yönelik karanlık planlarını bozabilir. Ama böylesi bir kararın fazla gecikmesi halinde korkarım ki bu seçimler Türkiye halklarının göreceği son seçimler de olabilir. Elbette böylesi bir karar Türk Devleti’nin de bu ateşkesin öneminin farkında olarak adım atması güvencesine bağlı olarak düşünülebilir. Böylesi bir uygulama, yani tek taraflı bir çatışmasızlık hali ilanı ile seçimlere cenaze törenleri olmadan girmek, sanırım her şeyden öte, HDP’nin siyasal konumunu ve toplumsal saygınlığını olağanüstü bir biçimde güçlendirecektir.