
Nüfusuna göre yetiştirdiği yazar ve entelektüel sayısıyla bundan birkaç asır evvel de Osmanlı’nın dört önemli şehrinden biridir Dîyarbekir. Bu sebeple şehre bir kez gelen ve şehrin kültürel taamı dimağında kalan bir “gezgin” yazarın söyledikleri anlamlıdır: “Herhangi bir namaz vakti eski şehrin orta yerinde asırlardır ibadetgâh olarak kullanılan Camii Kebir’in kapısında durun ve namaz saatinin bitimiyle kapıdan çıkanlardan iki elinizi olabildiğince açıp sarmalayabildiğiniz kadar şahsı kucaklayın. Ve sonra o şahıslarla tanışıp kimliklerini sorun. Çoğunluğu yazar ve aydın kişilikli insanlar olacaktır.”
Ve yine 1950’lerde şehirde hemen surların dışında Roma’daki opera binası örnek alınarak kente davet edilen bir Ermeni Mimar Harutyun Sarrafyan’a yaptırılan o yılların Balkanlar ve Ortadoğu’sunun en büyük mekânı olan 3000 kişi kapasiteli Dilan Sineması’nı görmeye gelen bir gazetecinin söyledikleri de manidardır: "Şehre gelir de görkemli Diyarbakır’ın Dilan Sineması’nın büyüsüne kapılırsanız, korkarım şehrin diğer mimari, entelektüel ve kültürel zenginliğiyle tanışmaktan mahrum kalırsınız.”
1869’da Anadolu’nun ilk gazetesi çıkarılır Dîyarbekir’de, adı da Dîyarbekir’dir. Doğrusu da budur. Çünkü şehir; mekânlar, kültür, kimlik ve kitaplar üzerinden kendini dünyaya anlatmıştır. Bir milyon kırk bin ciltlik kütüphanesi bütün dünyaya sadece Dîyarbekir’in doğal dokusunun ürünlerini değil, kültür zenginliklerini de pay etmiştir bir zamanlar. Dîyarbekirli ve kütüphaneciliğin babası olarak kabul gören Alî Emîrî Efendi, ”Amîdî Sevda” adlı dergisinde der ki, “Amid şehrinde vaktiyle bir milyon kırk bin cilt kitabı havi cesim bir kütüphane vardı. Bu kitapların büyük çoğunluğu sefere çıkan Amidli hükümdarların seçkin bilginlerce yazılmış eşsiz eserlerinden oluşuyordu.”
26 Nisan 1183 tarihinde Amid şehrini fetheden Eyyubilerden Salaheddin’i Kurdî (Eyyubî), Ulu Camii’nin batı bölümünün ikinci katında birbirinden değerli kitaplarla dolu bir kütüphane bulunduğunu öğrenir. Kütüphaneyi veziri, Kahire’nin baş kadısı Abdürrahim El Fadl-i ve İmaduddin Kutub-ul İsfahanî ile birlikte bizzat gidip gördüğünde büyük heyecana kapılır. Kütüphanede tümü el yazması bir milyon kırk bin cilt kitap bulunduğu tespit edilir. Diyarbakır’ın muhteşem surlarını, kapılarını ve çeşitli yerlerini de gezen Salaheddin’i Eyyubi bu değerli kütüphaneyi veziri Abdürrahim El Fadl-i’ya armağan eder. Vezir de günler süren bir çalışma sonunda seçtiği 35 bin değerli kitabı 70 deveye yükleyerek Mısır’a, Kahire Kütüphanesi’ne göndertir.
Altı asır evvel Moğol İmparatoru Timur bölgeyi istila ettiğinde, kadim Amid şehrinin direnmesine öfkelenerek askerlerine şehri yağmalatıp surların bir bölümünü, evleri, çarşıları, pazarları yerle bir ettirir. Bununla da yetinmeyen Timur, şehrin devasa kütüphanesini ateşe verdirtip kitapların büyük bölümünü Dicle nehrine döktürür. Tarihçilerin kimi kaynaklardaki ifadelerine göre, Dicle nehrine o kadar çok kitap atılır ki, tümü el yazması olan bu kitaplar yüzünden Dicle nehrinin suyu günlerce mürekkep renginde ve silme kitap akar.
İstilacıların bütün talan ve öfkelerine rağmen Dîyarbekir’in kültür tarihine kattıkları inadına engellenemez.
Dil birliği etmişçesine yolu kadim Amid şehrine düşen Ortaçağ gezginlerinin şehrin muhteşem mimari ve kültürel zenginliğinden adeta büyülenircesine söz etmeleri ve yetmezmiş gibi dünyaya önermeleri bu sebepledir. Ol sebepten ötürüdür, 1900’lü yılların başında şehrin çok dilli, çok kültürlü, çok kimlikli yapısına uygun farklı dil ve kimliklerde yayınlar çıkar. Süryanice, Ermenice, Osmanlıca, Kürtçe, Türkçe gazeteler ve dergiler. İstanbul münevverlerinin “Acaba Dîyarbekir Ekolü ne diyor?” diyerek merakla Dîyarbekirli aydınların yazıp yayınladığı dergileri beklemeleri bundandır.
Çok değil, hafızalarınızı azıcık zorlayın, beş yıl kadar önce 2012’de yeniden görücüye çıkan ve Ermeni dünyasının Dîyarbekir’deki en büyük eski kilisesi Surp Giragos Ermeni Kilisesi’nin 1900’lü yıllardaki kültürel aktivasyonlarına baktığımızda o yıllar için pek de şaşırtıcı olmayan büyük bir zenginliğe tanık oluruz. Hınçak ve Taşnak Ermenilerinin ayrı ayrı musiki orkestraları, tiyatro toplulukları ve her ay kilisede düzenlenen klasik müzik konserleri...
Ve sonra geçtiğimiz yüzyılın ilk yarısında, 1950’lere kadar Dîyarbekir Musiki Cemiyeti’nin sadece Dîyarbekir’de değil, bütün bölgede müzik, tiyatro ve temaşa sanatına dair etkinlikleri.
Kürtlerin Gazî (Çağrı) adını koydukları Kürtçe dergileri, Ermenilerin Angah Dikris (Dicle’nin Sesi) ismiyle Ermenice dergileri, Süryanilerin Şifuro (Borazan) ve Kevkeb di Medinho (İki nehir arası) ile Türkçe Küçük Mecmua ve Peyman dergileri, cumhuriyet öncesi yayın hayatının şehre kattıkları olarak kabul edilmeli.
Bütün bu eski ve kadim binlerce yıllık tarihten akıp gelen zenginliğin acımasız ve hoşgörüsüz talan, inkâr ve imha zihniyetiyle, Şêx Saîd Kıyamı ve sonrasında sürgün ve mecburi iskân politikalarıyla adeta kültür kıyımına uğratılmayı beraberinde getirdiğini söylemek şaşırtıcı olmamalı. Son yüz yıllık zaman dilimi içinde şehrin değerleri sadece kültürel kodlar üzerinden tahrip edilmekle kalmıyor; maddi ve ekonomik altyapısı da giderek zayıflatılarak şehir pejmürde kılınıyor.
Kadim Amed şehri ya da tarihte bilinen diğer tüm adları: Omid, Amid, Amida, Dikranagerd, Dîyarbekir, Diyarbakır... Başından binbir serencam geçmiş/geçirmiş sade şehir değil, bir büyük ve kadim coğrafya. Bütün zamanların muktedirlerinin zulmüne direnerek cevap verip karşı durmuş ve her daim alternatif muhalif metropol kimliğini haykırmış bir şehir.
Bugün dünyanın neresinde yaşarsa yaşasın birçok insanın yüzünü kendisine döndürerek siyaset, kültürel faaliyet, entelektüel çaba içine girdiği ve çabalarken/çalışırken de “Acaba Amed ne der?” dediği şehir, bugün yine çok zor zamanlarını yaşıyor. Yeniden yıkımın, tahribatın, kimliksizleştirilmenin sahiden “zor zamanlarını” yaşıyor…
Küllerinden yeniden doğan Anka Kuşu misali kendi gücüne dayanarak ayağa kalkacaktır, kimsenin kuşkusu olmasın…