Rusya, dünyanın en büyük toprak parçasına sahip, Birleşmiş Milletler’in 5 daimi temsilcisinden olan önemli bir küresel güçtür. Ruslar, 1820’li yıllardan günümüze kadar Kürtler ve Kürdistan ile yakından ilgilenmişlerdir. Rus-Osmanlı, Hıristiyan-Müslüman çelişki ve çatışma zeminlerinde Ruslar ve Kürtler sürekli karşılaşmışlar ve iletişim halinde olmuşlardır.
İlk Kürdoloji ve Kürdistan tarihi araştırmaları Rus Çarları tarafından yapılmış ve bu konuda Rusya ciddi bir kurumlaşma ve kadrolaşmaya gitmiştir. Kürdoloji alanında ilk Kürdologlar Minorski, Basil Nikitin, Lazarev ve Hasretyan tüm dünyanın bildiği ve tanıdığı önemli akademisyenler arasındadır.
Osmanlı-Rus savaşlarında Osmanlı topraklarına giren Ruslar, öncelikle Bakurê Kurdistan’ın Serhed mıntıkasında yaşayan Kürtlerle ilişkilenmişlerdir. Serhed Êzîdîleri bunların başında gelmektedir. Bitlis’e kadar olan mıntıkada Rus-Kürt ilişkisi ve iletişimi gelişmiştir. Kısmen kimi alanlar uzun yıllar Rus denetimi altında da kalmıştır. Rusların sıcak sulara inme, Ortadoğu’ya taşma hedefleri 19. yüzyıldan bu yana devam etmektedir. Bu hedeflerine ulaşmak için gerçekleştirdikleri her girişim Rusları Kürtlerle iletişime sokmuştur. Ayrıca Rusların bu hedeflerine ulaşabilmelerinde Kürdistan ve Kürtler önemli bir mevzi olmaktadır. Osmanlı-Rus çelişkilerinde Ruslar uzun yıllar boyunca Kürtleri ve Kürt aşiret beylerini Osmanlı’ya karşı hep bir manivela olarak kullanmış, Osmanlı ile her anlaştığında ise Kürtleri yüz üstü bırakmıştır. Çarlar için Kürtler, Osmanlılara karşı hep bir manivela rolü oynamıştır. Kürtlerin parçalı duruşu, aşiret yapıları ve dinsel farklılıkları (Êzîdî, Sünni, Alevi vb) Ruslar için avantajlar sağlarken, Kürtler için sürekli bir paralize olma ve dezavantaj unsuru olmuştur. Zira Kürt beyleri ve mirleri kendi ittifaklarını geliştirmekten çok, Çarlık Rusyası’nın gücünü ve Osmanlı ile olan çelişkisinden doğan gücü arkalarına almak istemiş ve bu hesapları hep ters tepmiştir.
20. yüzyılın ilk çeyreğinde geliştirilen Syces-Picot (26 Nisan 1916) ile bölgeyi kendi arasında pay eden Fransız-İngiliz-Çarlık Rusyası, Lenin önderliğindeki 1917 Ekim Devrimi tarafından deşifre edilmiştir. Syces-Picot Kürdistanı adeta param parça etmekteydi. Lenin her ne kadar bu emperyal politikalara direnmiş olsa da Kürdistan’ın Lozan Antlaşması ile dörde bölünüp parçalanmasına engel olamamıştır.
Rusların, 1914 Bitlis İsyanı’yla Kürtleri yüz üstü bırakma politikası, 20. yüzyıl boyunca devam etmiştir. Lenin önderliği sürecinde parçalanan Kürdistan, Stalin döneminde daha ağır trajedileri yaşamıştır. Sovyet Rusya’ya sırtını yaslayarak yola çıkan Qazi Mihemmed, ilan ettiği Kürdistan Devleti’nin 11’inci ayında İran tarafından sonlandırılmasına engel olamamıştır. Zira sırtını Stalin Sovyet Rusyası'na yaslamış, 2. Dünya savaşından bitap çıkan Stalin, İngilizlerle istediği anlaşmaya ulaştıktan sonra nasıl Kürtlere ‘destek’ vermişse, aynı şekilde de kolayca desteğini geri çekmiş ve arkasına bakmadan gitmiştir.
Yine aynı Stalin, Qazi Mihemmed’in Komala hareketini manipüle ederek Kürdistan Demokrat Partisi’ni (KDP) kurmalarını teşvik etmiştir. Anlaşıldığı üzere Mele Mistefa Barzani’nin de üyesi olduğu KDP, Sovyet Rusya orijinlidir. Mahabad’ın yıkılmasının ardında Mele Mistefa Barzani de Rusya’ya 2 bin peşmerge ile ile gelir ve buraya sığınır. 1958 yılında, 11 yıl aradan sonra Başurê Kurdistan’a döner ve yeniden savaşa başlar.
Bu birkaç anekdottan da anlaşılmaktadır ki, Ruslar her zaman ve dönemde Kürt ve Kürdistan’a ilgi duymuşlardır ve duyacaklardır da.
Kürdistan İşçi Partisi (PKK) hareketinin başlamasıyla da özellikle 90’lı yıllarda Kürt hareketine çok ilgi duymuşlardır. Burada yine Türkiye ile olan Kafkasya-Çeçen ve Turanist Orta Asya politikalarındaki çelişkiler önemli etken olmaktaydı. Türkler Çeçenleri desteklerken, Ruslar da PKK ile ilişkilerini geliştirmeyi esas alıyordu. Ayrıca geçen 200 yıllık tarihsel momentte Rusya topraklarında (Eski Sovyetler) 500 binin üzerinde Kürt yaşamaktaydı. Bu Kürtler, Ruslar için önemli bir potansiyel oluşturmaktaydı. Ayrıca PKK bu kitleler içinde önemli bir örgüt olarak boy vermekte, örgütleme ağını yaygınlaştırmaktaydı.
Sovyet sistemi dağıldıktan sonra Kürt-Rus ilişkilerinde belli bir sarsıntı ve duraklama ortaya çıkıyordu. 1998 komplosu geliştirilirken, Rusya bu komplo içerisinde çok bedbaht bir rol oynamayı tercih edecekti. Yeltsin önderliğindeki Rusya, Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ı ülkelerinde zorla çıkararak komplonun sonuca ulaşmasında etkili rol oynamıştır. Yine tarihsel refleksleri depreşmiş, Kürtleri ucuz çıkar ilişkilerine kurban etmekten geri durmamışlardır.
Suriye iç savaşı ile birlikte Putin’in Rusyası Kürtlere ve Kürdistan’a yeniden ilgi duymakta ve sahada aktif bir iletişim arayışına girmektedir. Lakin Kürtler tarihlerinden çok büyük dersler çıkararak, Ruslar başta olmak üzere herkese yaklaşmaktadırlar. Öncelikle Kürtler diplomatik ilişkilerini, başkalarının dostluk ya da düşmanlıkları üzerine değil, somut dünya, bölge ve ülke hakikatleri üzerine oturturken en önemlisi de kendi öz dinamiklerine dayanarak ilişki ve ittifak politikası belirlemektedirler. Yani ‘aldanmayan ve aldatmayan, satmayan ve satılmayan’ gibi... Bu temel gerçeklik ekseninde hareket eden özgürlük hareketi ve diplomasisi, özellikle 2011 Rojava Devrimi süreci ile birlikte artık yeni bir farkındalık yaratan ve bu temelde direkt muhatap alınan en itibarlı aktör ve müttefik olmuştur. 40 milyonu aşan nüfusu, geliştirdiği ulusal ve uluslar arası örgütleme ağı, savunma sistemi, toplumsal örgütlülük gücü ve tuttuğu mevziler ile 200 yıllık geçmiş tarihindeki tüm öncüllerinin çok çok ilerisinde ve ötesinde bir dinamik açığa çıkarmıştır. Rusya ve diğer önemli aktörler Kürt Özgürlük Hareketi'nin bu devasa dinamiğini keşfettikçe ve sahadaki aşılamaz gücünü ve derinliğini kavradıkça, artık Kürtlere ucuz ve banal yaklaşamayacaklarını anlamış bulunmaktadırlar. Kürtler, geçmiş tarihlerindeki tüm algı ve olguları yerle bir etmişler ve yepyeni değerler ve algılar yaratmışlardır. Başta Rusya olmak üzere diğer tüm güçler Kürtleri çıkarlarının ucuz ve kullanışlı bir pazarlık unsuru olarak artık kullanamayacaklardır. Zira Kürtler arasında dinsel, bölgesel, aşiretsel ve mezhepsel anlamda zaaf yaratacak etkenler minimize edilmiş hatta birçok alanda ortadan kaldırılmıştır. Kürtler daha modern ve daha kutsal değerler etrafında çok daha büyük bir kütle olarak kendilerini kurumlaştırıp güçlendirmişlerdir.
Kürtlerin sahada büyük bir savaş ve kırk yıllık direniş ile açığa çıkardıkları bu muazzam güç nasıl ki savaş ve örgütlenme alanlarında kazanımlara yol açıyorsa, diplomasi alanında da kazanımlara vesile olacaktır. Yeni dönemde Kürtlerin kapı açma gibi bir sorunları yoktur. Dünyanın en temel tüm güçleri Kürtlere kapılarını sonuna kadar açmışlardır. Bundan sonrası Kürtler için önemli olan, bu kapılardan neyin alınıp neyin verileceğidir. Rusya, Rojava ve Bakurê Kürdistan zemininde Kürtlerle yeni bir sayfa açarak diplomasi yapmak durumundadır. Artık Kürtlere geçmişteki politikalar ile yaklaşamayacağını Rojava zemininde yaşayarak görmüştür.
Bu açıdan Kürtlerin Rojava ve Bakurê Kürdistan boyutunda Rusya ile yeni bir diplomasi sürecine girdikleri görülmektedir. Ne Ruslar Kürtleri ucuz ve kullanışlı bir pazarlık malzemesi olarak ele alabilir ne de Kürtler var olan çıkar çelişkilerinden, var olan husumetlerden ve çatışmalı durumlardan yararlanarak stratejik hedeflerine ulaşabilir. Kürtler artık diplomasi koridorlarında bir faktör değil bir aktör olmuştur. Aktörler ise masada olur, zira masada olmayan menüde olur!