• Bölge takımlarının otobüsleri taşlanıyor, yöneticileri protokollerde ölümden dönüyor. Sahada asker selamı verip ırkçı sembollerle tribün faşizmini körükleyenler kutsanıyor.
  • Böyle bir yerde Kürt sporcuların aidiyet hissetmesini beklemek en büyük siyasi ikiyüzlülüktür. Spor, milliyetçi şovların, şike çamurlarının ve ırkçı kliklerin elinde can çekişiyor.

Robîn ZANA

Türkiye'de futbol, hiçbir zaman sadece 22 kişinin bir topun peşinden koştuğu masum bir spor olmadı. Stadyumlar, devlet aklının ideolojik sınırlarını çizdiği ve ırkçılığın popülizmle ödüllendirildiği siyasi birer cepheye dönüştü. Sahadaki taktiklerden ziyade tribünlere ve kameralara pompalanan o yoğun sembolizm, aslında sömürgeci bir refleksin yeşil sahaya yansımasından başka bir şey değil.

Müslümanlıkta inancın ve ibadetin gizli ve gösterişten uzak olanı makbulken, Türkiye siyasetinde olduğu gibi stadlarında tribün şovuna dönmüş durumda. Bazı futbolcuların kameralar tam açıyı yakalamışken sergiledikleri o dualar, inancın gereği mi? Sadece dualar da değil, sahada Bozkurt işareti yaparak ve ülkücü bıyığı bırakarak tribünlerin milliyetçi reflekslerini kaşıyan futbolcuların sergilediği bu şovlar, sisteme verilmiş "Ben de sizdenim, milliyetçi ve dindar çevrenin sadık bir parçasıyım" mesajıdır.

Öyle ki, koltuğunu korumak için egemen siyasetçiler gibi  elenmesinden sonra 'kader, kısmet' edebiyatı yapan, hatta 'ben aslında Türküm veya kendimi gerçekten Türk gibi hissediyorum' diye söyleyen milli takımın İtalyan teknik direktörünün varlığı, bu sistemin ne kadar çürüdüğünün kanıtıdır. Sırf orada barınabilmek için elin yabancısının bile kendi benliğini bırakıp bu tiyatroya ortak olduğu bir iklimde; kendi özüne, kimliğine sadık kalmak isteyen bir Kürt sporcunun Türk milli takımına aidiyet hissetmesini beklemek bomboş bir hayalperestliktir.

İşin ikiyüzlü tarafı ise bu şovları yapanların ve alkışlayanların takındığı çifte standarttır. Söz konusu muhalif yapılar ya da Kürt kentlerinin takımları olduğunda, egemen kitleler anında "Stadyumlara siyaset sokmayın" diye bağırır. Aynı kitleler, Amedspor, Batman Petrolspor, Vanspor gibi takımlar,  deplasmana geldiğinde stadyumları adeta militer birer linç arenasına çevirmekten asla geri durmaz. Bu ötekileştirilen takımlar için Batı deplasmanları, bir spor müsabakası değil, can güvenliğinin ortadan kalktığı birer psikolojik ve fiziksel harp alanıdır.

Kürt halkının hafızasındaki en büyük travmalar olan, 90'ların faili meçhul cinayetlerinin sembolü "Yeşil" posterleri ve Beyaz Toros resimleri tribünlerde devletin gözü önünde açıldı. Bu, bir spor kulübüne değil, doğrudan bir halkın varlığına yönelik açık  ölüm ve katliam tehdidiydi. Siyasetin futbolu nasıl bir şiddet aygıtına dönüştürdüğünün en somut örneklerinden biri Ankaragücü deplasmanında yaşandı. Protokol tribününde, devlet yetkililerinin ve kolluk kuvvetlerinin gözleri önünde Amedspor yöneticileri vahşice darp edildi, merdiven boşluklarından aşağı atıldı ve resmen ölümden döndü. Futbol Federasyonu'nun ve yargının bu saldırılara göz yumması, cezasızlık politikasıyla bu ırkçılığı ödüllendirmesi, sahadaki o devlet aklının en net vesikasıdır.

Bu çürümüş, liyakatsiz ve faşizan futbol ikliminin yarattığı resim, aslında sistemin iflasının en net özetidir. Nitekim, bugün Dünya Kupası'nda devleşen Deniz Undav’ın da sahada olduğu Fenerbahçe - Stuttgart maçını herkes hatırlar. O maç öncesinde ve sonrasında yaşananlar, durup dururken değil, tamamen medyanın ve siyasi iklimin körüklediği o yapay nefret gazının yeşil sahaya taşmasıyla patlak verdi. Sistem, kendi sığ kavgalarına malzeme devşirmek için bazı tetikçi oyuncuları öne sürdü, onlar da tribünlerin ve egemen gücün hoşuna gidecek o provokatif milliyetçilik rollerini gönüllü olarak üstlendiler. Sonuçta Deniz Undav, sırf kimliği, kökeni ve bu çürümüş düzene biat etmediği için açıkça ırkçılığın ve nefret söylemlerinin hedefi haline getirildi.

Bölge takımlarının otobüsleri taşlanırken, yöneticileri protokollerde ölümden dönerken; parayla askerlikten sıyrılıp sahada asker selamı verenlerin, ırkçı sembollerle tribün faşizmini körükleyenlerin kutsandığı bir ülkede, Kürt sporcuların aidiyet hissetmesini beklemek en büyük siyasi ikiyüzlülüktür.

Türkiye’de sadece futbol değil, bütün spor dalları, sığ milliyetçi şovların, şike çamurlarının ve ırkçı kliklerin elinde can çekişiyor.