Daha önce Kabataş meselesinde (Gezi Direnişi) “çok önemli” bir gazeteciliğe imza atarak rüştünü ispatlayan İsmet Berkan, Amed Sur’a gelmiş (Hürriyet, 29 Haziran). Berkan ara sıra bilimsel yazılar yazıyor, matematik ile yakından ilgileniyor ve mutlak bilimin uçlarında dolanmayı sevdiğini bazı yazılarından okuyabiliyor ve anlamaya çalışıyoruz. Yaşamı da bilim penceresinden görüyor olsa gerek, Amed’e iner inmez kendini son model, kamera sistemi ile donatılmış polis aracının içine atmış. Hatta kamera joystickini kullanırken poz vermeyi de ihmal etmemiş...
Ama durun bir dakika! Sur ile ilgili haber yapmaya gelmemiş miydi? Polis aracının içinde ne işin var İsmet? Anladığım kadarı ile aracın içinden gördüklerini yazacaksın. Gerçekten muazzam bir habercilik!
Polis konuşacak, o yazacak ve gazete manşetlerin de koca puntolarla milletin gözüne gözüne sokulacak...
Yani “Aklın Zaferi” yazılacaksa Kant, Hume, Montesquieu, Hegel’in yanına senide eklemek gerek. Katılacağın panellerde “polis aracının içi gerçekler dünyası, dışı idealar dünyasıdır” diyerek felsefesini de yapmanı bekliyor halkımız.
Sevgili İsmet, senin bu haber görünümlü klişe kontra-özel savaş güzellemen ne ilk ne de son. Bu taktiğin Kürdistan’da karşılığı koca bir hiç. Çünkü bu iliştirilmiş, işbirlikçi gazeteciliği Homo Sapiens’ten günümüze kadar kullandınız. Etraf; sömürgeleştirilmeye, çökertilmeye, ruhu ve bedeni hapsedilmeye çalışılan tüm toplumların direnişinde; karşı çizgide yani kameranın göstermediği gerçek zulmün tarafında durup bize bakanlarla doludur.
Hatırlarsın, Enis Berberoğlu Şemdinli’ye gidip bir tepeye masa kurup, üzerine çiçek yerleştirip artistik poz vermişti. Onun Sur versiyonu sana kısmet olmuş. Çiçek götürmemişsin ama olsun!
Asgari insanlık gereği şuan Sur denince suratların kızarması gerek. Çünkü sokaklarında katliam var. Bundan ötürü kusura bakma ama insanların katledildiği yerden kahraman yaratamazsınız. Fotoğraf ve haber metniniz kurtarmaz.
Üzüldüğün şey Sur içindeki cafeler, oteller, restoranlar olmuş. Yıllardır orada yaşayanlar maalesef o cafe-mekanlara ayak basamıyordu. Çünkü sınıfsal uçurum bildiğin gibi değil. Bu konumuz ve seni ilgilendiren bir parametre olmadığı için ben devam edeyim, demek istediğim görünen, göz önünde olan ile ilgilenip anlam vermeye çalışmışsın. Onu da yanlış vermişsin.
Aslında yanlış değil, bilinçli bir tercih. Çünkü iliştirilmiş gazetecilik, bilincin düzeltilemeyecek kadar hiçleştirilmesidir. Bu bağlamda haber yaparken korkuların boyundan büyük! Değer verdiğin bilimin ve onun tarafsızlığının binde biri yok. Sinmiş , ruhu çalınmış, bedeni egemenlerin hezeyanları ile (Kabataş’tan Sur’a) savrulmuş ve görkemli kaygılara, şatafatlı pozlar ile makyaj çekmeye çalışan bir gazeteciliktir senin. Buradan, yani o aracın dışından bakınca görülen budur.
Az daha unutacaktım! “Biz burada direniyoruz, iyi ki bir direniş var” diyen görmedim demişsin. Akıl ve mantığa davet ediyorum seni. Allah aşkına, Newton aşkına söyle! Polis aracına binmiş, Gazi Caddesi’nde iki tur atmış, insansız sokakta üç fotoğraf çekmiş ve bir komiserden bol prêzeli bir görüş almışsın... Hal böyle iken nasıl göreceksin? Gerçekten nasıl göreceksin direnişten bahsedenleri? Tarafın belli iken, barikatın önünden kilometrelerce uzakta nasıl duyacaksın o sesleri? O zılgıtları? Resmen bilime rahmet okutturuyorsun.
Gerçekten çok merak ettiğim bir şey var. Eline silah verip “Abi sen de bir tane sık, dene” dediler mi? Malum koca bir Sur analizi yaptın, ödülü hak etmişsindir.
Sahi, neden Sur’un başına masa kurup bir elinde kahve ile poz vermedin?