Tembellik denilince akla Gonçarov’un Oblomov ya da daha çok Karl Marx’ın damadı olarak tanınan Paul Lafargue’nin Tembellik Hakkı kitaplarının gelmesi neredeyse kaçınılmaz. Tembellik ya da miskinlik, hiçbir şey yapmama haliyle özdeşleşse de Lafargue, bunun bir hak olduğunu söylüyor. Yani emeği sistemin temeline koyan Lafargue, çalışmayı değil, insanlık dışı koşullarda çalışmayı eleştiriyor. 

Gazeteci, sinema eleştirmeni ve aynı zamanda yazar olan Şenay Aydemir, Paul Lafargue’nin teorisini günümüz koşullarında Organik Bozukluk 21. Yüzyılda Tembellik Hakkı kitabında irdeliyor. Tembelliğin ekonomik bir sistem teorisinden çok gündelik hayattaki karşılığına bakan Aydemir, bu hakkın kapitalist sistem içerisinde savunulması gerektiğini belirtiyor. 

Şenay Aydemir, tembelliğin bir şey yapmamayı ifade etmediğini, aksine yeni ve sistemin dayattığı ‘iş’ tanımından farklı bir alana kapı araladığını özellikle vurguluyor. 

Tembelliğin nasıl bir sistematiği olduğunu, bunun günümüz ekonomik koşullarıyla nasıl örtüştüğünü ve dahasını Aydemir ile konuştuk...


‘Tembellik hakkı’ denilince akıllara ‘miskinlik yapmak’ geliyor ama sen kitapta anladığım kadarıyla çok da böyle tarif etmiyorsun. Tembelliğin de kendi içinde bir sistematiği, disiplini var. Nedir bu sistematik, biraz bahseder misin? 

Burada kastettiğim şey, zaten bir tür hiçbir şeyle ilgilenmeme ve miskin miskin oturma değil; kendimize, ilgilendiğimiz iş alanlarına ve sevdiklerimize vakit yaratabilecek bir zaman talep etmek. Tembellik hakkı biraz da bu. Paul Lafargue’nin de dediği gibi, çok çalışıp çalışmayı gereksiz yere kutsuyoruz. Mesela bugün bir araştırma okudum, Norveç’te çalışma saati 6’ya indirilmiş ve hem verimlilik hem de çalışanların mutluluk endeksi artmış. Yani insanların 10-12 saat çalışmasına gerek yok. Aynı zamanda tabii insanlar bu 6 saat ile gelir kaybına da uğramamış. Eski gelirleri ile devam etmişler. Burada kastettiğim temel şey bu. Ama tembellik hakkıyla ilgili kastım, kendin için çalışmak, kendi yapmak istediğin şey için vakit ayırmak ve harcamak. Bunları yapabilmek için tembellik hakkına ihtiyacımız var.


Emek-sermaye çelişkisi ya da komünizm-sosyalizm üzerine yapılan çalışmalara baktığımızda kaçınılmaz bir emek ve çalışma kutsaması var. Ama öte yandan Marx’ın idealize veya teorize ettiği sistemde insanların kendilerine ayırabildiği vakitler de mevcut...

Var tabii. Benim kastettiğim şey biraz şu: Bu talep için bir sosyalist devrime gerek yok. Sosyalizmin var olduğu zamanlardaki sosyal devlet modeli, zaten bunu bir yere kadar hayata geçirmişti. 8 saat işgünü vardı ve tüm fabrikalarda öyleydi. Ben 40 yaşındayım, benim babam 42 yaşında emeklilik hakkı kazanmıştı. Düşünsene, insanların tembellik için ne kadar vakitleri kalmış? 

Bir de artık emekli olup olamayacağımıza dair bir öngörümüz yok. Olsak da o yaştan sonra nasıl kendimize ait bir zaman yaratıp oradan nasıl üretim çıkarabiliriz ki? Yoksa bu kapitalizmin kendi içerisinde de çözebileceği bir şey. Marx’a atfedilen o 4 saat çalışıp, balık tutup, sergi gezip yaşadığımız bir dünya, bambaşka bir politik ve ekonomik sistemin ürünü. Bu kapitalizm içinde de çözülebilir bir şey. Bunu talep etmek gerek. 


Kitapta Paul Lafargue’in teknolojiyi bizi kurtarabilecek bir tanrı olarak nitelendirmesini eleştiriyorsun. Neden?

Aslında tespiti eleştirmiyorum. O öngörüsünün şimdilik geçersiz olduğunu düşünüyorum. Paul Lafargue, “Teknoloji, geliştikçe bize boş zaman yaratabilecek tanrıdır” diyor. Doğru koşullar ve modellemeler altında teknoloji, insanlara boş zaman yaratmalıydı ve o teknolojinin ürettiği artı değer de insanla eşit olarak paylaşılmalıydı. Ama bunu kapitalist sistemde yapamıyoruz. 

Bu, karşımıza iki türlü çıktı. Birincisi, bize işsizlik dayattı. Yani robotların ve makinelerin gelişmesiyle insanlar işsiz kaldı. İkincisi, özellikle çoğu beyaz yakalı bazı iş kollarında da mesai saatlerini giderek büyüten bir hale geldi. Mesela medya açısından mesai saatleri teknoloji ilerledikçe sürekli gelişti. Çalışma koşulları aynı kaldı, ekonomik getirisi reel olarak düştü, ancak iş saatleri uzadı. Bu, verimlilik ve yaptığın işin kalitesine yansımaya başladı ve yaptığımız işten mutlu olmayınca da çalışmaktan mutlu olmamaya başladık. Benim etrafımda hem çalışıp hem mutlu olan insan yok. Senin var mı?


Pek yok...

Eskiden gerçekten vardı ama. İnsanlar çalışmaktan mutluydu. Çünkü çalışmak aynı zamanda bir gelecek satın almadır. İki türlü satın almadır hatta. Birincisi, bir yere 10 saatinizi ya da 8 saatinizi satarsınız, kendinize ait 16 ya da 14 saatinizi almak için. İkincisi, 25 yılınızı satarsınız, kendinize ait kalan 20 yılınızı satın almak için. Şimdi insanlar çalışmaktan neden mutlu olsun ki? Senin baban da benim babam da emeklilik hayalleri kurdu, ne kadar gerçekleştiremeseler de bunlara yeteri kadar vakitleri vardı. 

Daha önce çalıştığın Radikal gazetesi kapanıp tamamen internet mecrası olunca oradan ayrıldın. Bu süreci nasıl geçirdin? Az çok kitapta anlatıyorsun ama biraz daha bahseder misin?

Dinlenmeye ihtiyacım vardı, çünkü 17 yıldır aralıksız orada çalışıyordum. Hem fiziksel hem de zihinsel olarak cidden dinlenmeye ihtiyacım vardı. O yüzden 2-3 ay elle tutulur bir şey yapmadan sadece dinlendim. Ama insan bir zamandan sonra bir şeyler icat etmeye başlıyor. Ekonomik bir getirisi olur mu, olmaz mı, bu başka bir şey. Orada da yine bildiğiniz şeylerden başlıyorsunuz, yine yazı ve röportajlar yazmaya başladım. Sonra vakit bolken bir sinema kitabı tasarlayalım diye düşündük. Sonra da bir belgesel fikri oldu. Bunlar benim hem severek yaptığım işlerdi hem de ekonomik bir getirisi vardı. Diğer türlü zaten olmuyor, ister istemez kendinize bir iş icat etmeye başlıyorsunuz. Her şeyi bırakıp ben bu ağaçla uğraşacağım, sandalye yapacağım bile derseniz bir süre sonra o sandalyeden para kazanmaya başlarsınız. Kendinize ne kadar sandalye yapabilirsiniz ki? En sonunda biri gelip “Hadi bana bir sandalye yap, sana şu kadar para vereyim” der. Sonuç olarak sevdiğiniz işi yapmaya devam ederek üç-beş kuruş kazanmaya devam edersiniz. 


Evet, sevdiğin işe yönelmeni sağlıyor bu süreç ama şöyle de bir şey var, kitapta da bahsediyorsun: Kira vermiyorsan ve çocuğun yoksa tembellik hakkını kazanabiliyorsun. Bunun bir yandan sınıfsal bir tabanı da varmış gibi geliyor...

Bu kitabın öyle de bir tarafı var, evet. Zaten bu çevremizde beyaz yakalı diye tanımladığımız radyo, reklam, sinema ekseninde dolaştığı için öyle bir tarafı var. Ancak ailesiyle yaşayan bir tekstil işçisi çocuk için de bu cümle kurulabilir. Bu işi bırakıp gerçekten yapmak istediğin bir şey varsa, oraya yönelebilmesi için bir zaman aralığı da yaratabilir. Çünkü ben, “Hayatlarınızı değiştirin, güç sizin içinizde” küstahlığı yapmak istemem. Kişisel gelişim önerisi değil bu. Ben bir fantezi anlattım ve bu fantezilerin bir süreliğine de olsa gerçekleşebileceğini söyledim. Zaten kitabın bağlandığı yer, bunun ne kadar reel bir şey olduğunu da gösteriyor. Zamanınız ve koşullarınız uygunsa, kafanızda yapmak istedikleriniz varsa, hatta bırakın onu 15-20 yıldır çalışıyorsanız, elbette işsizliği tercih etmeyin ama işsiz kalmak bazen bir fırsattır. Bu işsizliği orada kaybettiğiniz şeyleri yerine koymak için kullanabilirsiniz.


Kitapta şöyle diyorsun: “Mesela gönüllü olarak bir mülteci kampına gidip orada çocuklara tiyatro eğitimi veren bir oyuncuysanız işsizsinizdir; çünkü yaptığınız şey size para kazandırmaz. Ama bir televizyon dizisinin her bölümünde üç dakikalık rolünüz varsa ve karşılığında para alıyorsanız, o dönem için bir işinizin olduğu söylenebilir.” İşin niteliğini kişi belirlemiyor, ücreti belirliyor bir yerde...

Mesele tam olarak bu. Bir tiyatro oyuncusu mülteci kampında bir oyun oynadığında ücret almıyor ancak üç saniye ya da üç dakika bir dizide göründüğünde ne kadar para alırsa alsın o dönem bir işi var diye kabul edilir. Ama hangisi daha çok mutlu eder, hangisini daha çok yapmak istiyordur, orası tartışılır. İş, işsizlik, emek ve değer arasındaki ilişki nedir, bunları kurcalamaya çalıştım kendimce. Teorik bir noktadan değil de gündelik bir yaşam içerisinden anlatmaya çalıştım.


Evet, kitapta gündelik yaşamın teorisi daha ağırlıkta. Teorik bir anlatımdan özellikle mi kaçındın?



Aslında bazı teorik alıntılar var. Mesela Marx’ın parayla kurduğu ilişki de var, bazı teorik kitaplardan küçük şeyler de. Ama mümkün olduğu kadar o küçük tespitleri gerçek hayattaki pratik karşılıklarıyla anlatmaya çalıştım, hem daha anlaşılabilir hem de teorinin somutlaştığı alan olması açısından. O yüzden belirtmekte fayda var, Lafargue’nin kitabı daha teorik bir kitap. Benimki teorik değil. Ben daha çok kendi deneyimlediğim, gözlemlediğim şeylerden, dizilerden kitaplara, kitaplardan teori metinleri ve sokaktaki gözlemlere değerek bunların karşılıklarını anlatmaya çalıştım.


Bu gözlemlerinden biri de şu: “İnsan boş vakit hayali kuran ancak boş vakit bulduğunda hiçbir şey yapmayandır.” Neden sence?

Plansız olarak işten ayrılan birçok kişi hemen kendini toparlayamıyor çünkü motivasyonu başka bir iş bulmak oluyor. O iş bulma süreci 7-8 ay sürecek olsa bile kafa orada olduğu için bir taraftan iş arayıp bir taraftan da o zamanı başka türlü değerlendirmek gibi bir hayat kurulamıyor. Benimki son dakika planıydı. Ancak tercih edince buna çok çabuk adapte olup yeni işler yapan insanlar da oldu. Ama boş vakit hayal etmekle onu elde etmek arasında fark var. O vakit geldiğinde ne yapacağınızı da şaşırabilirsiniz. Mesela bunun telaşı, çalışan insanlarda da var. Dokuz gün bayram tatili geliyor, ne yapalım? O kadar çok seçenek varmış gibi düşünüyorlar ki... Çünkü çalışıyor ve kendini ödüllendirmek istiyor. Seçenekler sonsuz gibi gelir ama öyle değil. 


Ama yine de boş vakitte insana süre bolluğundan da kaynaklı bir rehavet çökmez mi? Rehavet o zaman en büyük düşmanlardan biri olmaz mı?

Rehavet değil aslında. Mesela bende ya da etrafımda gördüklerimde rehavet yoktu. Herkesin elinde yapacak bir şey vardı. En büyük düşmanlardan biri paradır. Para bir noktadan sonra yetmemeye başlayınca, ihtiyaç diye tanımladığımız kalemler o kadar büyümeye başlıyor ki... Bunları baskılamaya gelince, o parayla kurduğumuz ilişki bir karabasan gibi çöküyor. Çünkü temel ihtiyaçları zorlamaya başlıyor, hayat ve o parayla kurduğun ilişki her şeyi tersine, “Ne iş olursa yaparım abi” durumuna doğru itiyor. Kuyruğu dik tutma hikâyesinin dayandığı bir nokta var aslında, işte o dirayet ve hayatını örgütleme yeteneğini orada karşına çıkarıyor.


Peki bu kuyruğu dik tutma sürecinde, sende bu yetenekler nasıl ortaya çıktı?

Misal kendi yaşadığın evi ve mahalleyi tanımadığını hissediyorsun. Çünkü buna vakit kalmıyor ve aslında muhafazakâr bir hayat yaşadığını, hep aynı kişilerle görüştüğünü fark ediyorsun. Mekânları ve yolları değiştirmek, uzun süredir görmediğin insanları görmek gibi avantajlar sağlıyor sana. Öbür taraftan, yemek yapmayı bir şekilde severdim, türlü türlü yemek yapmayı öğrendim ve çeşitlendirdim. Çünkü evde vakit geçirince de orada da üretici olmak gerekiyor. Ama burada da, buradaki alanı eğlenceli hale getirmekle ücretsiz ev işçisi olmak arasındaki çizgiyi tutturmak lazım.


‘Evde sosyalleşmek’le ev kadını ya da ev erkeği olmak biraz daha farklı tabii...

Tabii ki, bir ücretsiz ev işçisi durumuna düşme durumu da var. İki taraf için de geçerli bu. Mesela kadının, “Ben bunları bunları yaparsam eşim de eve para getirir, böylece bir anlaşma olur” kabullenmesine girmemesi gerekir. Bunu iki taraf da reddetmeli. Ev işleri nasıl ortak oluyorsa dışarıda da öyle ortaklık gerekir.


İnsanın çevresi de işsiz kalmayı ya da bunu tercih etmeyi baskılayan bir yapıya sahip. Sen de anlatıyorsun, insan ilk etapta “Ee artık ne yapacaksın?” sorusuna yanıt vermekten kaçıyor. Senin kişisel deneyimin nasıl oldu bu süreçte?

Ben kişisel olarak zaten bunlarla hep uğraştım. Aileyle yeni hesaplaşan biri değilim, önce politik gerekçelerle sonra ekonomik gerekçelerle zaten yıllarca karşı karşıya geldik. Ama ekonomik olarak o kadar daralmadım. Hayatla ve gelecekle ilgili beklentini artırmıyorsun ama onlarla ilgili kaygılar da hep var. Ama bu kaygı çalışan insanlarda da var. Kaygı ortak hastalığımız, çünkü bir gelecek yok. Bireysel olarak heves edeceğimiz bir gelecek yok. Bize şu dayatılıyor: Ne kadar çok çalışıp ne kadar para kazanırsak, gelecekte ancak o kadar güvence altında olabiliriz. Ama SGK’ya ödediğimiz prim yetmiyor; bir de özel emeklilik sigortasına belli bir para aktarırsak, belki 65 yaşından sonra cebimizde üç beş kuruş olabilir. Bunun sonu yok...


Biraz da medya sektörü açısından bakarsak, iş farklılaşıyor. Medyada güvencesiz, düşük telif ücretleriyle gazetecilik yapan birçok arkadaşımız var. Tüm konuştuklarımız toplamında Türkiye’de medyanın zaten bu tarz bir yaşama zemin hazırlayan bir sektör olduğunu söyleyebilir miyiz?

Orada şöyle bir şey var: Dışardan mesleği gazeteci olmayanların yoğun bir saldırısına uğradı medya ve bu çok çabuk kabullenildi. Çünkü çok büyük ekonomik talepleri yoktu bu insanların. Çünkü başka yerde yaptıklarını orada görünür kılmak istiyorlardı. Ve bu karşılıklı bir alışverişe döndü. Bir taraftan da bu dijital dönüşüm, içeriği zayıflatıp deneyimli gazetecileri dışarı attı. Bu da oradaki gelir düzeyini karşılamayacak noktaya gelmesine sebep oldu. İnternet gazeteciliğinde iş bulur musun? Evet. Ancak emeğine tekabül eden bir ücret midir? Hayır, değildir. O zaman bazen, “Şu paraya çalışacağıma bir süre daha işsiz kalırım daha iyi” diyorsun.


Bir yandan dışarıdan bu işi yapan teliflilerin de sayısı artıyor. Birden çok iş yapan gazeteci tanıyorum. Farklı mecralara yazılar ve haberler yapıyor çoğu...

Ama bu o kadar kolay bir alan değil artık. Bir memleketin siyasi, iki ekonomik durumunu bununla düşünmek gerek. Dolayısıyla bu alanlar da sürekli daralıyor ve bu alanlarda tutunmak ve var olmak çok zor. Ücretler çok düşmüş durumda, çok fazla parça iş yapmak durumunda kalıyorsunuz. Ve bunun bir güvencesi yok. Tabii artık bugün gidip bir kuruma çalışmaya başlasan, 6 ay sonra oranın bir güvence garantisi var mı? Yok. Total olarak bir güvencesizlik problemiyle karşı karşıyayız zaten. En sağlam yer devlet memurluğu diyorduk, şimdi o da değil. Kamu bile artık iş güvenliği açısından güvenilir bir yer olmaktan çıktıktan sonra diğer alanlar da haliyle bu durumda oluyor.


SUZAN A. DEMİR / İSTANBUL