Unutmak, bir acımasızlık biçimidir. Unutmak, mekâna, zamana ve insana sadakatsizliktir. Çarçabuk unutanın sevgisine de nefretine de güvenmemek gerek… Ve unutmamak gerekir ki hatırlamanın da bir rahmi vardır. Bu rahme düşen yaşanmışlık, sarılacak bir anlam bulunca yeniden doğar. Göbek bağı kesilen anılar, tırnaklarını toprağa saplayınca ölüme yani unutma ve unutulmaya isyan eder… 

Kürt toplum gerçekliğinin zihnini kazıyıp yaşadığı trajedileri yüzlerce kez tekrarlayan işgalcilerin en iyi yaptığı şey, unutturmak oluyor. Yaşanan acı ve soykırımları “bir daha asla yaşamayacağız” diyebilmenin tek ilacı unutmamaktır. İşgalciye karşı öfke ile dolmaktır. Öldürene bile kinlenemeyen, neye üzüleceğini, neye sevineceğini ayırt edemeyen ve her şeyi unutma meylinde olanlar kapitalizmin ölümcül hastalığına yenilenlerdir. Unutmamak ve bir daha asla demek, cesur insanın hayat türküsüdür. Cesur insan, hafızasına işleyen anıların zıtlığı ile yaşar, ölüm karşısında yaşam yaratarak mesela. Öyle ki nefret karşısında öfke duymadan sevgiyi doğuramayacağını bilir. 

Mesele Şengal olunca her şeyden önce hatırlamak gerek, hafızayı dipdiri tutmak gerek… Niye mi bunu söyleme ihtiyacı duyuyorum, çünkü köksüz olan herkes ve her şey bize Şengal’i ve Kürdistan’ın tüm katliamlarını unutturmak istiyor. “Bu kahır ile yaşanmaz, yaşamdan bir tat alınmaz, giden gitti geleceğe bakmak lazım” Bu sözler, sözde iyi niyetli bir KDP peşmergesinin bir Şengal Êzîdîsine söylediği sözlerdir. Her türlü işgalcinin kuyrukçuluğunu kendine alışkanlık haline getirmiş KDP’nin, maaşlı bir peşmergesinin başka bir şey demesini beklemek de yanlış ama hatırlama ihtiyacı duymadığı binlerce acıyı esas acının sahibine unutturmaya çalışması bir suç… Kendi günahını ve ihanetini de arada derede unutturmak için var olan kötülüğü yokmuş gibi eritmeye çalışmak, başka bir ihanet tuzağıdır. 

Şengal’de 2014 -3- Ağustos’ta yaşanan fermanın yeni bir yıldönümüne girerken Şengal halkı unutmaya karşı isyan etmeli. “Asla unutmayacağız!” deyip bir daha bu trajedileri yaşamamak için öfke ile donanmalı. Meşru savunma gücü on ise bin yapmalı. Bilmeliyiz ki kendini savunamayan toplum her an trajedilerin ve ölümlerin pençesindedir. Bu yüzden eğer bir toplum esir alınmak isteniyorsa her şeyden önce savunma mekanizması kırılmaya çalışılır. Şengal’e de bu yapıldı. İlk başta Êzîdîler mekanlarından sürgün edildi, Saddam rejimi, Şengal dağında bulunan bütün kuyuları taş ve zift ile doldurarak, çeşmeleri kurutarak, yaşamı daraltarak, Êzîdîleri, Arap kemerinin güçlü olduğu ovalara sürdü ve böylece toplum, dağlardan indirilerek her anlamda hakimiyeti elinden alınarak mahkum kılındı, dağılma yaşayıp savunmasız kaldı. 

Aslında Êzîdî toplumunun tarihsel dokusunda mükemmel bir savunma anlayışı var ama birçok ahlaki, politik görev gibi savunma görev ve anlayışında da kırılmalar ve dağılmalar yaşanmıştır. Mesela Êzîdîlerin “Hola” demesi bir savunma çağrısıdır. Êzîdîler “Hol hola melekê Tawuse” diyorsa savaşa çağırıyordur. Bu savaş ve savunma çağrısı hangi koşullarda yapılır? Eğer toprağına, benliğine ve inancına bir saldırı yapılıyorsa “Hola” nidası ile bütün toplum savunma görevine çağrılır. Êzîdîler binlerce yıl böyle yaşadı, kendini böyle savundu. 

Peki, 2014- 3- Ağustos fermanında Şengal’de en çok neye saldırı oldu? Tabi ki inanca, benliğe ve toprağa, o zaman neden Êzîdîler “Hol hola melekê Tawuse” diyemedi? Çünkü kendi savunmasını kendi yapmak yerine, savunmasını KDP gibi güvenilmez bir yapılanmaya teslim etti ve bunun bedelini çok ağır ödedi. İşte bu yüzden unutmamak ve unutturmamak gerekir… İşte bu yüzden insanın kendi göbeğini kendisi kesmesi gerek… Artık Şengal eski Şengal değil, fermanın üzerinden dört yıl geçti ve şimdi Şengal savaşçıları DAİŞ’in merkezi Reqa’da savaşıp “Hol hola melekê Tawuse” diyor… Gerçek savunma budur, varlığına, inancına ve toprağına kast edenin can evinden vuracaksın… Fermanın intikamı ancak DAİŞ’i bitirmek ile alınır.