Onu iki yıl önce bugün kaybettik. Evet. Sevgili Evrim Alataş, iki yıl önce bugün, kansere karşı 13 yıl boyunca verdiği mücadeleyi; Kürt basını ve kültür dünyası da önemli bir değerini kaybetmişti.
Yıllar geçse de zamansız ölümlere inanamıyor insan. Şair; ‘’Her ölüm erken ölümdür” dese de Evrim’in gidişi gerçekten çok erkendi. Yaşam içinde, her işinde aceleciydi, gidişinde de acele etti. Henüz 34 yaşındaydı. Sanki bu durumu sezmişcesine o kısa ömre çok şey sığdırdı.
Malatya’nın Akçadağ ilçesine bağlı Gölpınar Köyü’nde Alevi- Kürt bir aile ortamında büyüdü. 1994 yılında gazeteciliğe başladı.
‘’Özgür Basın Geleneği’’ olarak tanımlanan birçok gazetede muhabir ve editör olarak görev aldı. Özgür Gündem, Evrensel, Birgün, Özgür Politika gazeteleri, Esmer dergisi ve son olarak Taraf gazetesinde köşe yazarlığı yaptı. Yazıları Birikim, Amargi, Tîroj dergileri ve Radikal-İki’de yayınlandı.
Aram Yayınları’nca 2003 yılında yayımlanan ‘’Mayoz Bölünme Hikayeleri’’ adlı kitabın da yazarıydı. ‘’Her Dağın Gölgesi Deniz’e Düşer’’ kitabıysa 2009’da yayımlanmıştı. Evrim’in kendi ifadesiyle; ‘’Rüyalardan keramet, ocaklardan derman, dedelerden ikrar almaya alışmış Alevi-Kürt köylülerinin devrim düşüne dalışlarını” anlatıyor bu kitap.
Ölümünden sonra da çeşitli gazete ve dergilerde yayımlanan yazıları ‘’Biz Bu Dağın Çiçeğiydik” adlı kitapta bir araya getirildi.
Diyarbakır’da anne ve babaları JİTEM tarafından öldürülen iki çocuğu anlatan ‘’Min Dît’’in (Ben Gördüm) senaryo yazarlarından olan Evrim Alataş’ın bu ilk film çalışması Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde, San Sebastian, Gent, Hamburg, Nürnberg ve Prag’da katıldığı festivallerden ödüllerle dönmüştü.
***
Kanser tedavisi gördüğünü yakın çevresi dışında çok insan bilmezdi. Bilenler durumunu sorduğunda da hastalığını ‘ti’ye alırdı. En zor durumlarda dahi insana güç aşılardı.
Diyarbekir xırıq’larının kullandığı argoyu da kısa zamanda öğrenmiş, dağarcığına almış. O ironik söylemine eklemişti. Yeri geldiğinde de çok güzel kullanırdı. Ona göre ben Suriçi’nde oturduğum için; ‘Şeher çocığı’ydım. Buna uygun jargon olarak da her karşılaştığımızda ilk hal-hatır sorma cümlesi; ‘nasılsın kardeş’ anlamına gelen ‘’nasıssan birê min” repliğiydi.
Öldükten bir yıl sonra ‘’KCK’’ kapsamında ifadeye çağırılacağını ve hakkında arama kararı çıkarılacağını bilseydi cümle yargıyı tefe koyardı herhalde.
Bir meydan okuyuştu onunkisi. Hastalığına, sisteme, çevresindeki yanlışlıklara, olan bitene…
Evrim, insanı ve insanın yaratığı değerleri hep yüreğinin derinliğiyle severdi. O hep yaralı ve acılı yüreklere hitap etmek istedi ve öyle de yaptı.
Samimi ve içtendi, dürüst ve dobraydı, sözünü sakınmadan söyler ve onun arkasında dururdu. Değerlerine tutkuyla bağlıydı.
O’nu en iyi tanımlayan sözler, dayısı Teslim Töre’nin onun ardından söyledikleriydi sanırım: ‘’Bütün gençliğini, kansere, anti demokratik yasalara, şovenizme, faşizme karşı mücadele ve direnişle geçirdi. Üretkenlik ve direngenliği ile genlerinden gelen bütün değerleri aşarak, bilgi ve birikimleriyle kendine özgü üslup, değerler bütünü ve bir gelecek perspektifi yaratmıştı.”
***
Kimi insanlar vardır, onları gördüğünüz zaman koşullar ne derece zor olursa olsun size öyle bir pozitif enerji verirler ki, yeniden umutlanır, ayaklanır, yerinizde duramazsınız. İşte Evrim böylesi bir güzellikti.
Kimi insanlar vardır ki onlar sürekli olumluya odaklanırlar; Neye odaklanırsan o senin gerçekliğindir derler ve o gerçekliğin izini sürerler. Evrim bir sorunla karşılaşınca o soruna üzülse de -ki bunu çok belli etmez- hüznünü içine gömer, elde avuçta çözüme dair ne varsa ona odaklanıp bu sorumluluğu çevresine de yayardı.
Kimi insanlar vardır yokluğunda yeri doldurulamaz. Evrim de öylesi işte…
Seni özlüyoruz birê min…