Faşizm bir kültürel iklimdir. Günlük yaşamın içindeki küçük ayrıntılardan örgütlü devlet yapısının her türlü, planlı programlı uygulamalarına kadar uzanan geniş bir zemin üzerinde hayat bulur, gelişir ve buna bağlı toplumsal ve siyasi sonuçlar doğurur. Ağır travmalara maruz kalmış, umutsuzluğun ve yarınsızlığın girdabına düşmüş toplumlarda, içinde bulunduğu kaotik ve parçalı durumdan, birilerini, bir topluluğu sorumlu tutarak, bir öcü düşman yaratarak çıkış yapmaya çalışmak faşizm iklimini ören temel motivasyonlardan biridir. Alman ordusunun birinci dünya savaşında yaşadığı yenilgi, bu yenilginin yaşattığı travma faşizm için oldukça bereketli bir iklim yaratmıştır.

Bilinen durum, Alman toplumu Yahudi halkını bu yenilgiden sorumlu tutarak giderek Alman olmayan daha da giderek Nazizm’i benimsemeyen Almanlara da yönelen ve milyonlarca insanın öldüğü bir savaşa yol açarak bu travmadan kurtulmaya çalışmıştır. Bugün Avrupa’da giderek yükselen ırkçı faşist hareketler, Avrupa toplumunun yaşadığı ekonomik krizin nedeninin yıllardır Avrupa sanayisinin en ağır işlerinde en kötü koşullarda çalışan mülteciler olduğu algısından beslenmektedir.  
Bugün Türkiye’deki ağır faşist ve ırkçı zihniyeti de besleyen benzeri bir iklimdir. Uzun süreli bir imparatorluk sürecinden geriye kalan ve bu imparatorluk sürecinde bir toplumsal değer, bir toplumsal bileşen özelliği bulunmayan Türk kimliğinin ulus devlet paradigması dahilinde birleştirici bir üst kimlik olarak işlev görebilmesi için akla hayale gelmeyecek uygulama ve propagandalarla şişirilerek halkın beynine zerk edildiğinde, bu kimliğe direnen halklar ve topluluklar katliam ve soykırımlarla etkisizleştirildiğinde geriye bu katliamlarla kendine bir kimlik edinmiş travmatik bir toplum kalmıştır.
Bu kimlik ve bu kimliği temsil eden semboller bugün artık Türk halkına da yaşatılan kıyımın, zorbalığın devlet terörünün bir örtüsü, bir meşruiyet sağlayıcı aracı haline gelmiştir. Neoliberal vahşi kapitalist politikalar ve aşırı kar hırsının sonucu olan, maden ocaklarında, tersanelerde kurban edilen işçiler, evsizleştirilen, mülksüzleştirilen, açlık sınırında yaşayan milyonlar, Türk bayrağı altında bir araya gelebiliyor ve bir öteki ezilen kimliğe yönelen bir öfkeyle içlerini ağzına kadar doldurabiliyorlar.  
Sosyal paylaşım sayfasına "Öyle bir ölsem size ölüm kalmasa”  diye yazan bir çocuğun bedenine boynundan girip göğsünden çıkan, bacağından girip kasığından çıkan iki kurşunun açtığı yaraya sarılıp "yarana kurban olayım, seni yarandan öpeyim oğul!” diye ağıt yakan bir kadının yüreğine yangını bırakan Türkiye’deki bu faşist iklimdir. Dünyada, savaş hazırlığı için inşa edilmekte olan bir karakolun yapımına karşı durmaktan daha meşru bir eylem olabilir mi? Öyle bir ölmek istedi ki ve öyle bir öldürüldü ki sırtından kurşunlanarak Lice’de bir karakol inşaatı önünde Ramazan, başka kimseye ölüm kalmasın diye. Ama kan öfke ve vahşetten beslenen faşist iklim çok daha fazla Kürt gencinin, Kürt çocuğunun kanını, Kürt anasının gözyaşını istiyordu sembolü yaptığı bayrağı daha da yüceltmek için.  
Bir ülkenin cumhurbaşkanından, başbakanına, meclis başkanından, bakanlarına, ana ve yavru muhalefet partilerinin başkanlarından, gazetecilerine kadar herkesçe, alnının ortasından vurulması istenen biri konuşuluyordu televizyon kanallarının tümünde. Tüm gazete manşetlerini, bu vurulası kişi ile ilgili haberler işgal ediyordu. Tüm ülkede bu vurulası kişiye karşı gösteriler, yürüyüşler düzenleniyor, bu kişinin yaptığı eylemin intikamını almak için bu kişinin mensup olduğu guruba ait insanlara karşı linçler gerçekleştiriliyordu. Peki, kimdi bu kişi? Lice’de öldürülen Ramazan Baran’ın cenaze törenine katılan bir Kürt çocuğu. Ne yapmış, bir ülkenin tüm erkanının alnının ortasından vurulmasını isteyeceği kadar? Bir askeri bölgenin içindeki Türk bayrağını direkten indirmiş.
Bu çocuk vurulmalıymış, bu çocuğun bedeninde de anasının öpeceği yaralar açılmalıymış. Ey faşizmin karanlığındaki dünyalarında kurdukları kanlı oyunların sembolleri için çocukları öldürmeye ant içen yetişkin dünyasının sefil kumarbazları, o çocukların bedeninde kirli kurşunlarınızla açtığınız yaraları gözyaşlarıyla yıkayacak, öpücükleriyle saracak, o yere devirdiğiniz mağrur, mazlum bedenlerin her birini bu halkın gönül bahçesinde dimdik yükselen bir gül fidanına dönüştürecektir bu halkın anaları. Bu halkın yiğit çocukları, mağrur gençleri, başka çocuklara ölüm kalmasın diye bedenlerini ölümlere siper etmeye devam edecekler. Çocukları yarasından öpülen halk kazanacak, siz kaybedeceksiniz!