Kadınım. 71 yaşındayım. Bizi hep çocukların bir ülkenin geleceği olduğu inancıyla eğittiler. Doğduğum topraklarda bir gün iki muhalefet milletvekilinin iktidarı eleştirirken öldürülen çocuklardan söz edeceği, bir tanesinin “Çocukların devlet tarafından öldürülmesini önlemek, hepimizin borcudur” diyeceği aklımdan, hayalimden geçmezdi.
Evet, çocuklar öldürülüyor. Ama öldürülen çocuk sayısını bile doğru dürüst bilmiyoruz. Öldürülen çocukların sayısı milletvekillerin konuşmalarında bile birbirini tutmuyor: Sezgin Tanrıkulu Meclis’te, son 12 yılda AKP iktidarında 94 çocuğun öldürüldüğünü açıklıyor. Rıza Türmen, son 11 yılda Türkiye İnsan Hakları Vakfı’nın rakamlarına göre 241, diğer STK’ların verilerine göre 477 çocuğun devlet tarafından öldürüldüğüne dikkat çekiyor.
Bu sayıların yaş gözetilerek verildiğini, bu hesaplamalarda 18 yaş sınırının üç beş ay fazlasıyla gençlerin ölümünün de varlığını düşünmek zor değil. (Onları da belirli bir yaş sınırıyla ayrı hesaplamak gerekli. Tam bu noktada bir kadın ve anne olarak bu çocuklara/ gençlere verilen emekten söz edebilirim. Ama özellikle katı ve sert bir dil kullanmaya çalışıyorum.)
2011’de Roboskî’de öldürülen 34 kişiden 22’si çocuktu. (Bu açıdan Roboskî Katliamı, aynı zamanda bir çocuk katliamıdır.) 2015’in ilk ayında Cizre’de yaşanan olaylarda hayatını kaybeden 6 kişiden 4’ü çocuktur. Sevgili Nazım Hikmet’in “Çocuklar öldürülmesin, şeker de yiyebilsinler” dileği hala geçerli.
Tarihimizde çocukların neden öldürüldüğünü araştırmaya kalkarsak, Osmanlı döneminde devlete karşı geldiği iddia edilen kişileri (ayı oynatarak) eğlendirenlerin de (herkese ders olsun diye) öldürüldüğünü, bu öldürülecekler arasındaki çocuğa el sürmeyen cellatlara kızan Kuyucu Murat Paşa’nın 7-8 yaşlarındaki çocuğu elleriyle boğduğunu hatırlarız.
Yakın tarihimizde siyasal nedenlerle yaş küçültme ve yaş büyütmelerle çocuk ve yaşlı idamlarının gerçekleştirildiğini de biliyoruz. Bütün bu geçmiş olaylar için ayaklanma, savaş hali, olağanüstü durum benzeri gerekçeler sıralanabilir. Oysa bugün genel kabule göre 'barış, müzakere ve çözüm' süreci içindeyiz, 'çatışmasızlık süreci'nin devam etmesi de görünüşte herkesin arzusu. Kime sorsanız barış ve demokratik çözümden yana her toplumsal kesim, 'çatışmasızlık süreci'nin devamını istemekte. Peki ama çocuklar neden öldürülmekte? Adı konulmamış bir savaş hali 1990'ları yeniden yaşatmakta. 'İç güvenlik paketi' adı altında TBMM’nin gündemine getirilen ve bir bölümü komisyonlarda onaylanan yasalar da bu tehlikeli gidişi destekliyor.
Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesi
Bizim de taraf olduğumuz Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesi, çocuğun 'ülke sınırları ile bağlı olmaksızın' yazılı, sözlü, basılı, sanatsal biçimde ya da çocuğun seçeceği başka bir araçla her türlü haber ve düşüncelerin araştırılmasını, elde edilmesi özgürlüğünü tanır. Bu konudaki sınırlandırmalar, yalnızca iki konuda; “başkalarının hakları ve itibarına saygı, milli güvenliğin kamu düzeninin, kamu sağlığı ve ahlakın korunması nedenleriyle ve yasalar tarafından öngörülme ve gerekli olmak kaydıyla” kabul edilebilir.
Çocuk Hakları Sözleşmesi'nin 14. maddesi ve devamı çocuğun 'düşünce, vicdan ve din özgürlükleri hakları'nı açıklar. Bu özgürlük çocuğun ana-babası yasal vasilerinin çocuğa yol gösterme konusundaki hak ve ödevlerini de kapsamaktadır.
15. Madde ise çocuğun düşünceleri için örgütlenme ve toplanabilme özgürlüğüyle ilgilidir:
1. Taraf devletler, çocuğun dernek kurma ve barış içinde toplanma özgürlüklerine ilişkin haklarını kabul ederler.
2. Bu hakların kullanılması, ancak yasayla zorunlu kılınan ve demokratik bir toplumda gerekli olan ulusal güvenlik, kamu güvenliği, kamu düzeni yararına olarak ya da kamu sağlığı ve ahlakın ya da başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması amaçlarıyla yapılan sınırlamalardan başkalarıyla kısıtlandırılamaz.
Öldürülen çocuklar deyip duruyorum ama, şu anda yurdumuzda din ve dil bakımından haklarını kullanamayan, arada yaşama haklarını yitiren çocukların da hep belli bölge ve uluslardan olduğunu kabul etmemiz gerekiyor. O zaman Kürt çocuklarının, Êzîdîlerin (ve elbet Alevi, Çepni, Tahtacı, Rum, Ermeni, Asuri, Nasturi ve benzerlerinin) anlaşmadaki haklarını hatırlamamız gerekiyor: “Soya, dine ya da dile dayalı azınlıkların ya da yerli halkların var olduğu devletlerde, böyle bir azınlığa mensup olan ya da yerli halktan olan çocuk, ait olduğu azınlık topluluğunun diğer üyeleri ile birlikte kendi kültüründen yararlanma, kendi dinine inanma ve uygulama ve kendi dilini kullanma hakkından yoksun bırakılamaz.”
“Hiçbir çocuk, işkence veya diğer zalimce, insanlık dışı veya aşağılayıcı muamele ve cezaya tabi tutulmayacaktır ” maddesi yazılırken de yürüyüşe katılan ya da sokakta oynayan çocukların “başlarının arkasından vurularak” ya da güvenlik güçleriyle ve yardımcılarınca dövülerek öldürülecekleri öngörülmemiş.
Şimdi yeniden sorabiliriz; uluslararası anlaşmalara göre silahlı çatışmalarda bile bu çatışmalardan etkilenen çocukları koruma ve bakım sağlamakla, mümkün olan her türlü önlemi almakla yükümlü olanlar, asayiş gibi sıradan olay sayılacak durumda yaşamsal noktalara ateş açılmasını nasıl açıklarlar?
Cezaevlerindeki onca çocuk yaştaki hükümlü ve tutuklunun "saygınlık ve değer duygusunu geliştirecek ve başkalarının da insan haklarına ve temel özgürlüklerine saygı duymasını pekiştirecek nitelikte muamele görme hakkı” var mıdır?
Sorumuzu yeniden soralım mı?
Çocuklar neden öldürülürler?