Kürdistan’da 6 aydır devam eden devlet şiddeti ve ablukalarının en yoğun olduğu, “sokağa çıkma yasağı” adı altında en ağır OHAL koşullarının uygulandığı Sûr, Cizîr, Silopi, Farqîn, Lice, Gever, Dêrik, Kerboran gibi kentlerin aynı zamanda Kürtçe’nin en canlı olduğu merkezler olması tesadüf mü? Bu kentlerin aynı zamanda HDP’nin (ve Kürt Siyasi Hareketi geleneğinden gelen önceki partilerin) seçimlerde en fazla oy aldığı yerler olması tesadüf mü? Kürt Özgürlük Hareketi’nin en güçlü olduğu kentlerin başında buraların gelmesi? Hiçbiri tesadüf değil. Tabiki şahidi ve hedefi olduğumuz devlet şiddetinin tek sebebi bu kentlerde Kürtçe’nin egemen dil olması değil. Ancak bununla da ilişkili bir durum var ortada. İzah etmeye çalışalım.
Sömürgeci devletlerin sömürgeleştirmeye çalıştığı toplumlara sunduğu iki yol var: Ya sömürgeci düzene entegrasyon ya da dışlama. Her iki yöntem de uzun bir süreç ve farklı baskı mekanizmaları, şiddet, olanaklar ve geçişler barındırıyor. Ve aynı zamanda direnişler, itirazlar, isyanlar da. Bu süreçlerin etnik temelleri olabileceği gibi, inanç veya siyasi görüş gerekçeleri de olabilir. Kürdistan’daki durum etnik temelli olduğu için, bu açıdan ele alalım.
Entegrasyon, devletin şiddet tekelinin kabul edildiği, devlet hukukunun tek geçerli adalet sistemi olduğu, devletin siyasal ve ekonomik rejiminin kendi çıkarına olduğu sürece kısmi de olsa paylaşabildiği, devlete egemen grupların işaret ettiği sosyal ve kültürel normların benimsendiği bir süreçtir. Elbette entegrasyonun tam olduğu, yarım olduğu veya çok az olduğu durumlar, bölgeler, topluluklar var. Entegrasyonun tam olmadığı durumlarda artan veya azalan meyiller olabilir. Türkiye gibi ulus-devletlerde bu anlamdaki entegrasyon egemenlerin gözünden genellikle bir modernleşme süreci olarak tarif edilir. Bu tarif aynı zamdanda devlet katında “makbul vatandaş” tanımıdır. Sömürülenler için ise bunun karşılığı asimilasyondur. Entegrasyon, devletin ekonomik başta olmak üzere güvenlik, sağlık, eğitim gibi çeşitli imkanlarından yararlanmayı vaadeder, ancak bunları garanti etmez.
Dışlama ise egemen sistemin baskı, şiddet, yasak ve cezalandırmaya dayalı bir askeri, siyasi, sosyal, ekonomik ve kültürel rejim uygulamasıdır. Tıpkı entegrasyonda olduğu gibi, burada da tam, kısmi veya az dışlama biçimlerine rastlayabiliriz. Bu rejimin amacı, eğer kapsamlı bir soykırım değilse, dışlanan toplulukların egemen sistemi zor yoluyla benimseyip kabul etmesidir. Dışlama, aynı zamanda suçlulaştırma, yoksullaştırma, yoksunlaştırma ve her türlü eşitsizliği de beraberinde getirir. Yine dışlama beraberinde “makbul olmayan vatandaş” tanımını da belirlemiş olur.
Entegrasyon da dışlama da siyasal, sosyal, kültürel boyutları olan süreçler. Ancak her ikisinde de kültürel boyut en gözle görülen alanlardır. Entegrasyonun en belirgin göstergesi kültürel olarak benzeşmedir ki bunun da en kristalize olduğu nokta dil değişimidir. Elbette tek başına dil değişimi entegrasyonun göstergesi olamaz, ancak dil değişiminin diğer entegrasyon alanlarını hızlandırdığı da su götürmez. Zira sömürgeci ulus-devletler de dil değişimini, egemenliğinin diğer birçok olanaklarını kullandırmanın ön koşulu olarak sunar. Eğitimden sağlığa, yer isimlerinden siyasi propaganda yapmaya, kamu istihdamından ticarete hayatın tüm alanlarını kapsayan dil politikaları tam da bu işe yarar. Öte yandan dışlanan toplulukların en belirgin özelliklerinden biri de kendi dillerini kullanmayı sürdürmeleridir. Bu hem bir dışlama sebebi hem de dışlamanın bir sonucu olarak ortaya çıkabilir.
Bir savunma yöntemi olarak Kürtçe
Dışlamanın en sert ve açık olduğu yerlerde buna karşı direnişin de en güçlü olması kaçınılmaz. Kürt Özgürlük Hareketi’nin ortaya çıkışı, yükselmesi ve geniş bir coğrafyada önemli bir aktör haline gelmesinin temelinde, Türk, Arap ve Fars devletleri tarafından dışlanan Kürt halkını örgütlemiş olması yatıyor. Yürüttüğü mücadele genişledikçe az çok entegre olmuş Kürtleri de saflarına katarak ve bölgedeki diğer gelişmelerle beraber tam bir ulusal hareket yarattı. Entegre olan veya olmaya aday Kürtlerin entegrasyonunu, diğer bir deyişle Türk devletinin siyasi, sosyal ve kültürel asimilasyonunu durdurdu. Makbul olmayan ve “yola getirilmeye çalışılan” Kürtlerin, kendi hakikatlerine, kültürüne ve siyasi, ekonomik çıkarlarına göre bir sistem kurmalarının yolunu açtı, bu yönlü bir toplumsal dönüşümü başlattı ve onu genişletiyor. “Kürt olduğunu söylemeye korkan ve kimliğinden utanan bir halktan, Ortadoğu ve dünyada oyun kuran bir halk” yarattı. Bir dizi gelişme ve süreçten sonra, uluslaşmasını önemli ölçüde tamamlayan aynı Kürt halkı şimdi kendi statüsünü belirlemenin eşiğinde. Devlet, bu statüyü tanımamak ve varılan uluslaşma düzeyini kırmak için saldırıyor; Kürtler statüsüz bir yaşamı reddettiği için “kendini de kentini de savunuyor” ve bu sürecin sonunda “kendini de kentini de yönetmek” istiyor.
Bütün bu resim içinde, entegrasyonda yeri olmayan, dışlamada yok edilmeye çalışılan Kürtçe hem bir savunma aracı hem de özgür bir hayatın dili olma umudu vadediyor. Bu nedenle hem belli ölçülerde entegre olan Kürtler hem de dışlanan Kürtler için Kürtçe bir dayanak noktası oluyor. Buna bağlı olarak, öz yönetim direnişlerinin de devlet saldırılarının da en çetin olduğu yerler çoğunlukla Kürtçe’nin egemen olduğu kentler olarak kaşımıza çıkıyor. Ancak devlet saldırılarının durdurulması ve direnişlerin hedefine ulaşması sadece bu kentlerin sırtına yüklenemez. Nihayetinde Kürtlerin elde edeceği statü sadece bu kentler için değil, tüm Kürt kentleri için olacak. Kürtçe de sadece bu kentlerin dili değil, tüm Kürdistan’ın dilidir.