Son dönemlerde Türkiye, OHAL’in yanı sıra ekonomide yaşanan dolar krizine odaklanmış durumda. AKP hükümeti krizin sadece Türkiye’de değil tüm dünyada olduğunu ve dolardaki artışın ABD seçimlerinden kaynaklandığını söylese de ekonomik veriler pek de böyle değil. Dünyada dolar karşısında en çok değer kaybeden ikinci para birimi olan Türk Lirası ve ekonomisi, alınacak iktisadi önlemlerden ziyade politik yaptırımlarla düzelebileceğinin sinyallerini veriyor. İktisatçı yazar Mustafa Sönmez’le yaşanan ekonomik ve politik durumu konuştuk...


Dolar tüm dünyada yükseldi fakat özellikle Türk Lirası, dolar karşısında en çok değer kaybeden ikinci para birimi oldu. Bunun nedeni nedir?

Dolar da bir mal ve piyasadaki arzı artarsa fiyatı düşüyor, kıtlaşırsa ise artıyor. Şu an Türkiye’de dolar kıtlaştı. Çünkü dış yatırımcı piyasadan çekiliyor. 


Bugüne kadar neden buradaydı dış yatırımcı ve şimdi neden çekiliyor?

Dış yatırımcının Türkiye’ye eğilim göstermesi tam olarak 2002 sonrası oldu. Ondan önce Türkiye’yi riskli buluyorlardı. 2001 krizi öncesinde yüzde 60’larda seyreden çok yüksek enflasyon vardı. Bütçe açık veriyordu ve bu yüzden devlet yönetimi çok da güven sunmuyordu onlara. 2001 krizinden sonra IMF ve Kemal Derviş’in birlikte yürüttükleri birtakım tırnak içinde reformlar; yani neo-liberalizmin istediği değişimler, devletin ve açıkların küçültülmesi, özelleştirmelerin artırılması gibi acı reçeteler, sonuçlarını 2002’den sonra verdi. O sıralarda dünyada da bir dolar bolluğu vardı ve 2003’ten itibaren yabancı sermaye gelmeye başladı. 


AKP’nin de hükümete geldiği dönem bu değil mi?

Evet, zaten AKP şöyle bir şans momenti yakaladı: Bir yandan 2001 krizi yaşanmış bir yandan da dönemin koalisyon hükümeti tüm acı reçeteyi uygulamıştı. AKP’ye de altın tepsi içinde yöneteceği bir ekonomi miras kalmıştı. 


Yani AKP’nin öyle güçlü bir ekonomi politikası yoktu, öyle mi?

Hayır, yoktu. Bu acı reçeteleri uygulayan partiler; Ecevit DSP’si ve diğer merkez sağdaki ANAP, DYP ve MHP, 2002 Kasım seçimlerinde baraj altına düştü. Baraj altına düşmelerinin en önemli nedenlerinden biri de 2001 kriziydi, dolayısıyla halk da onları cezalandırdı. AKP böylelikle kendisini 2001 krizinden kurtardı. Bu konuda da parantez içinde bir şey eklemek gerek: 28 Şubat yapılmamış olsaydı, 2001 krizini aslında AKP’nin öncülü olan Refah Partisi ve dolayısıyla politik İslam yaşayacaktı ve bu krizi yaşayan merkez sağ ve soldaki partilerin yerine onlar çökecekti. Fakat ilginçtir, 28 Şubat’ı yapanlar siyasal İslam’ı bundan kurtardı. 2003’ten itibaren dışarıdan yoğun olarak para geldi. Çünkü onların istediği ve reform dediği şeyler zaten yapılmıştı. Üstelik AKP de bunu iyi değerlendirdi. Öncelikle “Milli Görüş” gömleğini çıkardı, IMF ile hiç sürtüşmedi, AB tam üyelik meselesine yatkın göründü.


İç politikada da daha sakindi...

Evet, iç politikada da herkese şirin göründü; sol liberaller AKP’ye muhafazakâr ama reformcu diye kefil oldu. Kürt meselesinde de taktiksel olarak barışçı göründü. Bütün bunlar içeride ve dışarıda olumlu rüzgârlar olarak AKP’ye pozitif dönüşler sağladı. Dolayısıyla 2008 krizine kadar yüzde 7-8 dolaylarında büyüme kaydedildi. Bütün bunlar AKP’yi hem siyaseti hem de ekonomiyi çok iyi götüren, muhafazakâr ama demokrat, reformcu bir parti gibi lanse etti. Haliyle bu, seçmen desteğini de artırdı. 2002 sonlarında yüzde 30’larda olan oy desteği, 2007’de yüzde 40’lara sonrasında da 45’lere çıktı. 


AKP bir ekonomik krizle doğdu, 2008’de bir kriz yaşadı, şimdi yine bir krizin içinde. Peki, 2008 krizinden çıkmayı nasıl başardı AKP? Yani sahiden de Erdoğan’ın dediği gibi 2008 krizi teğet mi geçti?

2008-2009 krizi sadece Türkiye’yi değil tüm dünyayı vurdu. 2008’de başlayan küçülme, 2009’da yüzde 5-6 oranında devam etti. Yani krizi yaşadı Türkiye fakat bunu yönetmeyi bildi AKP ve sonrasında şansı yine yaver gitti. O dönem, şimdiki gibi politik gerilimli bir ortam yoktu, hem ülke içinde hem de dışında. Henüz Cemaat’le kapışmamıştı, Kürt siyasetine daha barışçıl bir dil kullanıyordu, ayrıca bu kadar anti-demokratik, otoriter bir uygulama da yoktu. Bunlar o dönemi yumuşak geçirmesindeki en önemli etkenler. Ama daha önemlisi kamu maliyesi, yani bütçe o zaman bu kadar önemli açıklar vermemişti. Bütçeyi su tankı gibi düşünün, yangınları yatıştırma, ekonomiyi düzenleme gibi işlevleri olan bir araç olarak. O dönem AKP bu bütçeyi kullanarak krizi belli oranda yönetmeyi başardı. O dönem sermaye yine ciddi bir ölçüde çıkmıştı; ama sermayenin çıktığı dünya da iyi bir durumda değildi. Hem ABD hem Avrupa Birliği’nde ekonomi henüz çukurdan çıkmamıştı. Yani sermayenin yönelebileceği bir cazibe yoktu. Dolayısıyla Türkiye’de belli önlemlerin alındığını ve krizin yönetilebileceğini görünce sermaye geri döndü. Çünkü ortada sadece ekonomik kırılganlıklar vardı; henüz siyasi veya jeopolitik riskler yoktu. Böylelikle kriz toparlanmış oldu. Arkasından 2010-11’de sermaye yoğun bir şekilde geldi ve tarihi büyümeler kaydedildi, yüzde 10-11 civarında. Dolayısıyla AKP bunu artık “Ustalık Dönemi” olarak adlandırıp 2011 seçimlerinden sonra seçmen sayısını da katladı. Fakat 2012’den sonra bir düşüş yaşanmaya başladı. Çünkü bir paranın gelişi, bir de bunun kullanılışı var. Para, dış kaynak olarak yılda ortalama 38 milyar dolar civarında geliyordu fakat bu nasıl kullanılıyordu? Öncelikle para, ağırlıklı borç olarak geliyor; borsaya sıcak para ve devlet kâğıtlarını almak üzere gelen ya da bankaların ve firmaların dışarıdan buldukları borç olarak. 


Yani doğru yatırımlarda kullanılmadı mı?

Ağırlıklı olarak inşaat ve hizmet sektöründe kullanıldı. Erdoğan’ın kendisine organik olarak bağlamak istediği sermaye sınıfı için yani. Döviz kazandırabilecek sektörlerde çok az kullanıldı. Mesela ihracat ve sanayide kullanılabilirdi, dolayısıyla Türkiye’nin bugün olduğu kadar bir dış bağımlılığı kalmazdı. Ama bunun inşaat odaklı kullanılmasının da gerekçeleri var.


Nedir bu gerekçeler?

Çünkü bu politik getirisi olan bir tercih. İnşaat dediğiniz bir yandan kendi yaratmak istediğiniz sermayedarları besliyor; bir yandan da inşaat öteden beri sokaktaki insanı ve seçmeni cezbeden bir şey. Binalar yükseliyor; çalışkan bir yönetim, otoyollar, havaalanları yapılıyor... Bunlar seçmenin aklını çelmede tercih edilen şeyler. Ama burada tuzak şu: Bunlar ancak iç pazara satılır, dışarıya satamazsın. Çok az miktarda yabancı gelip buradan mülk alıyor, dolayısıyla döviz kazanamazsın. Yani dışarıdan para geldi ama bunlar Türkiye’nin borç stokunu kabarttı. Sonuçta bugün 421 milyar dolar, yani milli gelirin yüzde 60’ına yakın bir borç stoku var. Gelen para kullanılış biçimi açısından bugün AKP’nin ayağına dolanmaya başladı. 2012’de bu bir küçülme getirdi, çünkü cari açık çok büyüdü ve bir tedirginlik oldu. Ama esas olarak 2013’te ip koptu. 


Neden?

2013’ün ortalarında, ABD krizden çıkma ve dünyaya dağılmış sermayeyi yeniden kendine çekmeye dair sinyalleri vermeye başladı. İşte bu sinyalden itibaren, sermaye yavaş yavaş yüzünü ABD’ye döndü. Buna ek olarak içeride de riskler artmıştı. 2013 Haziran’ında Gezi olayları patlak verdi, arkasından yavaş yavaş Kürt siyasetiyle çatışmalar oldu. Artı AKP, iktidarı paylaşmış olduğu Gülen Cemmati ile kavgaya girdi. Bütün bunlar içerideki politik riskleri artırmaya ve yabancı yatırımcı açısından Türkiye’yi biraz netameli bir yer haline getirmeye başladı. 


AKP en başından bu yana doların yükselmesini ABD seçimlerine endeksledi. Yükselişin duracağı tarih olarak da Trump’ın yönetime geleceği zamanı veriyorlar. Peki, bu kadar ekonomik veri ortadayken neden böyle bir söyleme tutunuyor AKP?

Başından beri “Bu sadece bizde değil, dışardan kaynaklı bir kriz” demeye çalışıyorlar. Bir tür doğal afet gibi... Böylelikle içerideki politik ve jeopolitik riskleri inkâr ediyorlar. Yani bizim burada yapabileceğimiz bir şey yok; Avrupa Parlamentosu’nun isnat ettiği hukuksuzluk, ifade özgürlüğü, demokrasi ve basın ihlalleri ve otoriterleşme eleştirileri geçerli değil... Sermaye bundan dolayı değil, her yerde kriz var diye gidiyor, deniliyor. Kendilerinden kaynaklı sorunu reddetmek için. Ama öyle değil tabii. 2013’ten başlayarak AKP, siyasi iklim değişikliğine gitti, otoriterleşti. 

 

AP’nin “AB üyelik sürecinin dondurulması” kararına gelecek olursak. AP kararı tavsiye niteliğinde ve öte yandan var olan ekonomik ve bir dizi anlaşmayı sekteye uğratmadı ama ciddi bir etkisi oldu. Bu nasıl oluyor?

Zaten burada Avrupa Birliği ambargo ya da ekonomik yaptırım uygulamayacak. 


Bu yetiyor mu yani?

Evet, sadece bu karar yeterli. “Bu ülkede hukuk ihlali ve özellikle de mülkiyet haklarına saldırı var” demek bile yeterli. Çünkü özellikle sermaye, mülkiyet hakkına çok özen gösterir. İnsan haklarına kulağını tıkar ama mülkiyet hakkı deyince orada durur. AP’nin bu değerlendirmesi zaten derecelendirme kuruluşlarından gerekli mesajı almış olan sermayenin tutumuna tüy dikti. Az buz değil AP senin hakkında böyle bir karar veriyor. 

Tabii buna karşın yapılması gereken neydi? Merkez Bankası’nın (MB) faizleri yükseltmesiydi. Çünkü faizi yükseltecek ki içerideki insanlar dolara koşmasınlar, çünkü herkes kendini garantiye almak için parasını Türk lirasından dolara çevirdi. 24 Kasım’da MB faizleri artırdı ve dolar biraz düştü; ama arkasından hemen yükseldi. İçeride şu an 65-70 milyar dolar sıcak para var. Yani yabancıların henüz çıkmamış parasından söz ediyorum, borsa ve devlet kâğıdında olan. Bu yatırımcı, dolar olarak geliyor, Türk lirası alıyor ve yatırımını öyle yapıyor. Çıkmak istediklerinde ise Türk lirasını dolara çevirip çıkması gerekiyor. Dolayısıyla çıkarken doların biraz ucuzlamış olmasının fırsatını kolluyorlar. 


24 Kasım’daki o bir iki saatlik düşüş gibi mi?

Evet, MB faizleri yükseltince hemen almaya yöneldiler. Tabii talep olunca fiyatlar yine fırladı. Yoksa AP’nin tavsiye kararı alacağı zaten belli olmuştu ve sonuçta faiz artırımı işe yaramadı. Zaten MB’nin üzerinde sürekli faizleri indir baskısı var, bizzat Erdoğan tarafından. 


Madem doları düşürecek, neden ısrar ediyor Erdoğan faiz indiriminde? 

Çünkü onun himayesine aldığı inşaat ve konut sektörü, faizlerin indirilmesine göre canlanacak. Faizler inecek, insanlar da kredi çekip ev alacak. Ama MB de diyor ki, “Ben enflasyonu dikkate almak durumundayım. Enflasyon yüksekse ben kolay kolay faizleri indirmem.” Üzerindeki politik baskıdan dolayı da faizleri artıramıyordu. Ama bu defa döviz alıp başını gidince 50 baz puan bir artış kaydetti, tabii işe yaramadı orası da ayrı. Çünkü var olan riskler bu faizi kaldırmadı. 


Tamam, ekonomik anlamda yapılan kurtarma çalışmaları işe yaramıyor; ama Erdoğan ve AKP politikaları da değişmiyor. Bunu nedeni nedir sizce?

Bir telaş ve sıkışmışlık var; böyle konuşursam döviz fırlar ve ekonomi mahvolur, bunları dinleyecek halde değiller. Erdoğan, ekonomiyi değil kendini kurtarma derdinde. O yüzden bir an önce bu anayasa değişikliğini onaylayıp referandum ve ardından da başkanlık ipini göğüslemeleri gerekiyor.


Zaten ekonomik olarak çökmüş ve neredeyse her yanda savaşta olan bu ülkeye başkan olmak neyi değiştirecek?

Erdoğan’ın şuanki telaşı, ihlal ettiği anayasa ve hukuktan kurtulmak. Çünkü mecliste üçte ikilik bir çoğunluk bulunsa Yüce Divan’a gidecek. Onu kurtaracak tek şey başkanlık sistemi. Oraya ulaştığı an bu bagajındaki dosyaların ve suçların üzerine kalın bir çizgi çekecek. Ama öte yandan himayesine aldığı sermayesi de ciddi risk altında. Onlar da borçlandı; MÜSİAD’çılar da (Müstakil Sanayici ve İşadamları Derneği) TÜSİAD’çılar da (Türkiye Sanayiciler ve İşadamları Derneği). 


Hatta TÜSİAD’dan sesler yükselmeye başladı bir süredir...

TÜSİAD, AB çıpası dedikleri şeyin sarsılması üzerine bundan endişe etti. Öyle bir aylığına, bir yıllığına falan değil, sermaye çok uzun zaman uzak duracak Türkiye’den. O zaman bu döviz açığı nasıl karşılanacak? 

* Bir, Türkiye yılda 35 milyar dolar cari açık veriyor. Yani ithalat yapıyor ama ihracatı yetmiyor. Turizm gelirleri düştü, bir kere yılda öncelikle bunun 35 milyar doları bulması gerekiyor. 

* İki, sırtında 421 milyar dolar dış borç var, bunların vadesi gelenlerini karşılaması gerekiyor. Mesela önümüzdeki 12 ayda 170 milyar dolar artı 35 milyar dolar cari açık, yani 200 milyar dolar para bulunması arz ediliyor. Bu para bulunamadıkça piyasada kıtlaşmış döviz daha da yukarı çıkar. Sen bunu yatıştırmak için ancak Türk lirasının faizini artırırsın, bu defa da ekonomi, yükselmiş faizlerin etkisi altında donar kalır. Çünkü bu faizlerle ne kimse harcama ne de kredi alıp yatırım yapar. Dolayısıyla ekonomi küçülür. Yani bir yandan faizlerin bir yandan dövizin yükselmesi ekonomiyi felç eder. 


CİDDİ BİR İŞSİZLİK OLACAK

Vatandaşa çok ciddi yükler gelecek. Bir kere ithal ettiğimiz her şeyin fiyatı artmaya başlayacak. Enerji fiyatları düşmüştü, yeniden yükselecek. Bu krize hem firmalar hem de aileler inanılmaz bir borçla yakalandı. Firmaların şu an net olarak döviz yükümlülükleri 211 milyar dolar; bu, 2011 yılında 67 milyar dolardı. Yani o “ustalık” gazıyla firmalar 3 kat borçlandı. 

Bütün bu 3. Havalimanı, 3. Köprü, Avrasya Tüneli gibi mega projeler için hükümet garantisiyle acayip dış borçlar alındı... Dolayısıyla firmaların 211 milyar dolar bir dış borcu var. Vatandaşın şu anda bırak konut, otomobil kredisi, ihtiyaç kredisi ve kredi kartı olarak borcu 250 milyar TL’ye yakın. Bütçe açıkları sinyal verince hemen ÖTV’ler artırılmaya başlandı. Dolarla ithal edilen yani ithalata dayanan üretim, belli bir maliyet enflasyonu yaşayacak ve bu bütün evlere yansıyacak; firmalar küçülecek bir kısmı belki kepenk indirecek; bundan dolayı ciddi bir işsizlik olacak. 


TÜSİAD YA TESLİM OLACAK YA DA ALTERNATİF BULACAK

TÜSİAD, öteden beri AKP hükümetinin bu hukuk dışı durumundan şikayetçi. Bu şikayeti sermaye kaçtığı için; yoksa demokrasi havarisi olduğundan değil. Dolayısıyla bugün AP’nin ifade ettiği son “müzakereleri dondurma” tavsiye kararından sonra bunu başbakana sesleri titreyerek ve hatta kağıttan okuyarak da olsa söylediler. Bunu göze aldılar, almak zorundalar. Eski dönemlerde olsa TÜSİAD öyle dedi diye iktidarlar endişe ederlerdi. Şimdi Erdoğan’ın o sıkışmışlık hali ve bunu dinleyebilecek bir durumu yok. Dinlemeyecek fakat bu arada da yangın yükselmeye başlayacak. Dolayısıyla TÜSİAD ve belki MÜSİAD’ın içinden de bazı AKP’liler ya Erdoğan’ın bu haline teslim olacak ya da bir alternatif arayışı içine girecek.



KREDİ NOTU NE SÖYLÜYOR?

Dünyada kredi notu derecelendirme kurumları var, S&P, Fitch ve Moody’s gibi. Bunların görevi dışarıdaki yatırımcıya rapor vermek. Bu ülkenin hali vakti böyledir diye. Geçen yıl Güneydoğu’daki savaş, sonrasında 15 Temmuz Darbe Girişimi ve ona OHAL ile verilen cevap ve yine devamında da Kürt siyasetine dönük baskıcı icraatlar, haliyle içerideki gerilimi yükseltti. Keza Suriye’ye yapılan müdahale ve Irak’taki duruş, Türkiye’yi neredeyse her alanda savaşan bir ülke haline getirdi. Haliyle bunlar Türkiye’nin notunu düşürdü. Üç kuruluşun not ortalaması 100 üzerinden 44 ve bunun anlamı, “Bu ülkeye kesinlikle yatırım yapılamaz” demek. Dolayısıyla yabancı sermaye de hemen çıkmaya başlıyor. Doğrudan yabancı sermaye çok azalmış durumda. Buradan gelip banka, şirket vs. alan ya da fabrika kuran çok azdı. Geriye borç verecek ya da borsaya gelecek sermaye kalıyordu, onlar da geri çekilmeye başladı.


SUZAN A. DEMİR / İSTANBUL