Anadolu'nun kendine has bir yalnızlığı var. O yalnızlık kışları is kokar, yazları sessizlik... Kalın bir kitabı var Anadolu'nun, yazarının herkes olduğu. Gizli cümlelerle bu dünyaya ait olmayan bir dili kazırlar sayfalara, dokunduğunda fena dokunur o da, yanarsın. Bilmek bazı durumlarda akla ziyan bir haldir, galiba Anadolu'da hepten kayıp bir hal... İçine girdiğin fotoğraf hayatın arap'ıdır (dia), çoğaltılmayı bekleyen. Sen büyürsün, arap büyümez, resmi evraklarda yüzüne basılan mühür kadardır ömrün. Kırmızı dosyaların arasında gömülür gidersin. Ve Anadolu için daha binlerce benzetme yapılabilir galiba en kötüsünün adıdır "kuyu". Seslerin gömüldüğü kuyu...

Ercan Kesal'ın, çeşitli dergi ve BirGün Gazetesi'nde yazdığı yazılarından derlediği Cin Aynası kitabında çarpıcı bir hikayesi var. Bir akrabası kendi susma hikayesini anlatır Kesal'a: "On yedi yaşımdaydım evlendiğimde. O zamanlar "ses saklama" adeti vardı. Kayınpederin, kayınların yanında konuşamazsın, hiç bir şey söyleyemezsin, ses saklayacaksın yani. Artık kaç sene olursa. İyi ses saklarsan eğer ailenin büyüğü bi tarla ya da bi bağ bağışlar, ondan sonra dilin açılır, konuşmaya başlarsın. Öyle bi adet işte..." 

Anadolu kadının sesine ödül koymuştur. Bu ödül alınana dek ne kadar yaşar, ne kadar güler kadın, hayat onun kılcalarına ne vakte kadar siner, bilmezsin. Bu kısa hikayenin kökü çok derinlerde. Kadını bir bağ ya da bir tarla ile susturmak, sesini kaldırmasını yasaklamak ve sonra "aferin, iyi sustun bunca yıl, ha!" diyerek ödüllendirmek... Sadece kulağı değil, vicdanı da yıpratan, tırmalayan bir dokunma biçimi. Ama bu Anadolu, dipsiz kuyu!

Amin Maalouf Çivisi Çıkmış Dünya'da, kültürün hayatımızdaki rolüne atfen, "bugün kültüre düşen rol, çağdaşlarımıza hayatta kalmalarını sağlayacak entelektüel ve manevi araçları sağlamaktır, başka bir şey değildir," der. Ses saklamanın kültürel bir yanı var mı ya da kültürel bir tortu bırakmaya başladı mı, bugüne az kafa çevirmek kafi. Ama başka başka ses saklamalardan söz edelim bir parça. Özenle ses saklayanlar, sesi saklananlar ve sesi saklattırılanlar...

Kürtlerin sesi mesela... Şu an saklı sesle konuşuyoruz. Saklanan ses yüz yaşını biraz aştı... Bağı bahçesi de yok; ne edindiği, ne de bahşedilen... Ancak bu kadar saklanan sesin bir gün avaz olarak geri döneceğini pek tahmin edememiş olmalılar ki, "ay bu Kürtler artık ses saklamasın, seslerini alıp gitsinler" oldu. 

Sesimizi de alıp gitmek! Sesin kaynağına dönüş... Ki bu aynı zamanda bir kopuş... Sesin gözesine çekilmek... Ki aynı zamanda tüm varlığını da alıp yeni bir yön yaratmak... Ayar noktaları yitirilmişlerin sese tahammülsüzlüğü en iyi Kürt sesinde gösterdi kendisini. Saklanan sesin rengi dinlendikçe güzelleşti, tatlılaştı ve dağınıklığı kalktı ortadan. Berrak, anlaşılır ve çarpıcı bir vokale dönüştü dudaklarda. Yeniden yarattı kendini, susturulduğu yerden. Şimdi o sesi yeniden  saklamak istesek de mümkün değil. Ses kaynağından çıktı evet, yeni kaynakları doldura doldura karışıyor hayata. Kendi bağlarını ve bahçelerini suluyor şimdi...

Bu ses hiçbir kaba girmez artık... Saklasan da durmaz orada...