"Korku sessizliği doğurur, sonra sessizlik korkuyu doğurur."*

Her yerinden sesler geliyor kentin. Köşedeki sigara tezgahı, meydanda yürüyenlerin adımları, az ilerde konfeksiyon dükkanı, önünde seyyar arabasıyla simitçi... Kaldırımın köşesinde durup dinlesen... Bin türlü dert, bin türlü sevinç çalınıyor kulağına.

Tüm kentler, tarihin imbiğinden geçip de gelmez mi bugüne? Kıyısında dinlendiğin nehir, bahçesinde çay içtiğin konak, tepesinde gezindiğin surlar, hatta yepyeni de olsa oturduğun apartman... İnsan, kendi üç yıldır gelmiş diye, üç yıllık sanıyor her şeyi. Öncesini, sonrasını göremiyor. Taşa gizlenmiş tarihi anlamak, bilgelerin mahareti. Nesli giderek azalan bilgelerin... Ne kötü oysa. Bencilliğin en kötü hali. İnsan, hayatı kendinden, tarihi kendi aciz ömründen, kozmosu kendi evinden, sokağından ibaret sanıyorsa bencil değil midir?

Oysa o kentte, sokaklara sinmiş onca acının orta yerinde, bilgeler gördüm ben. Kentli aydınlar, sergilik malzeme gibi bir eve doldurmuştu onları. Öylesi doğru sanıyorlardı, öyle ya, hiç de esirgemiyorlardı seslerini. 

Onlar, hüner bahşedilmiş olanlardı. Seçilmişlerdi, peygamber gibiydiler. Bir sesi taşımak göreviyle yüklüydü omuzları. Belki bu yüzden 80'inde bile ölemiyorlardı. Omuzlarındaki yükü devredecek kimse yoktu ki. Yüz yılların eskitemediği sesleri gitmiş de, duyulmasıyla unutulması arasında bir an bile olmayan bir gürültü doldurmuştu dünyayı.

Seyitxan mesela, iki yüz yıllık kilamlarla iki büklüm. 80'ini aşmıştı, yalnız ayakları değil, sesi de titriyordu. Anlık sevincin, anlık hüznün, unutkanlığın dünyasıyla dalgasını geçiyordu. Ama sesinin kıymetini yüreğinde duyan birini bulmasın karşısında. Bir anda unutuyordu yaşını, başını. Gece boyu bacakları sızlayan, evine zorlukla yürüyen o değildi sanki. Tarih Nehri'ydi sesi, öylesine akıyordu... O sesi anlamak için ne söylediğini bilmek bile gerekmiyordu.

"Bir kılıç cesareti vardır, bir de söz cesareti. Söz cesareti daha nadirdir."* Seyitxan'ınki, söz cesaretiydi. Hayatında silah tutmamıştı elinde. Ama sözü, kentinin tepesine çöken karanlığın karşısında bile susmamıştı. O, aşktan da bahsetse, vatandan da, kendine nice düşman, nice dost bulmuştu. Hem öyle bir günlük düşmanlar, dostlar değil; onun sesine düşmanlık da, dostluk da, bin yılların izini taşırdı.

***

"Senin de söylemiş olduğun gibi Orrec, avantaj onlarda" dedi. "Tek bir kral, tek bir tanrı, tek bir inanç sahibi olduklarından tek, sabit bir fikirle hareket edebiliyorlar. Güçlüler. Yine de tek olan bölünebilir. Bizim gücümüz kalabalıkları kucaklıyor. Burası bizim kutsal toprağımız. Burada bu toprakların tanrıları ve ruhlarıyla yaşıyoruz; onların arasında, onlar da bizim aramızda. Onlarla birlikte dayanıyoruz. İncitildik, zayıflatılık, esir edildik. Ama bizi yok etmenin tek yolu bilgimizi ortadan kaldırmaktır."*

Seyitxan'ın Sur'unda olan biteni akıl almıyor. Nasıl olabilir, nasıl başarılabilir? Son çağın bütün vahşetini yüklenmiş, kötülüğün bilgisinin tüm birikimiyle donanmış bir orduya karşı o gençler, o yaşlılar, nasıl bunca zaman direnebilir? Bin yıllık taşın bile önünde eridiği topun karşısında ayakta durmanın gücü, nereden gelir?

Hesap ettim: Tam üç bin yedi yüz yirmi altı kilometre var aramızda. Artı üç yıl. O direnişin destanına da, acısına da dokunmak, ona dair konuşmak, onu anmak, anlamak, onu yüceltmek ya da tersi... Ne söylese insan, uzaklığın kokusu siniyor üstüne.

Belki o kadar cesur değilim. O kadar temiz değil elim yüzüm. Belki uzağım, uzaklık da çürütüyor, toprak ve tarih bana ne devrettiyse. Ama Fırat Zagros'un, direnişin öncüsünün sözleri, benim de kulaklarımda çınlıyor: "Evet, şehit de düşebiliriz. Kentlerimiz yakılabilir, yıkılabilir. Ama kazanan biz olacağız. Her yeri yerle bir de etseler, binlerce kez yine kentlere ineceğiz... Bir damla suyduk, şimdi okyanus olduk... Şu an yağmur yağabilir ama sonu bahardır, çok iyi biliyoruz."

Kentlerimizin, sokaklarımızın, evlerimizin ve yeni doğmuş olanımızdan seksenimizdekine kadar her birimizin içi, bin yılların acısını ve öfkesini taşıyan seslerle dolu. Sokaklar, mahalleler, hatta surları koskoca kentin, top atışlarıyla yıkılabilir; koltukları, halısı, oyuncakları ve hatta insanlarıyla bütün bir ev ateşe verilebilir. Ama ya sesler? Kentlerimizin, köylerimizin ve her birimizin etrafında gezinen, durmaksızın kulağımıza bin yılları fısıldayan sesler, yakılıp yıkılabilir mi?

* Alıntılar: Sesler, Ursula K. Le Guin