2015 yılının Ağustos ayından itibaren Erdoğan iktidarı tarafından uygulamaya konan savaş politikaları çok boyutlu araçlar ve amaçlar ekseninde yürütülmektedir. Kamuoyuna aksettirilen güvenlik, hendek gibi hususların aksine Erdoğan iktidarının kendi hegemonyasını kurması süreci ile karşı karşıya bulunduğumuzu ve tüm bu savaş politikalarının araçsallaştırılarak, amacın gerçekleşmesinde yol niyetine kullanıldığını ifade etmek gerekir. Dolayısıyla Erdoğan iktidarı tarafından yürütülen savaş politikalarını çok boyutlu eksenleri ile düşünmek hem bu politikaların teşhir edilmesi hem de yenilgiye uğratılması için önemli bir moment olarak belirmektedir.

Erdoğan, Kürt halkının öz yönetim iradelerine karşı çatışmaları yaygınlaştırarak aynı anda birkaç siyasi mesaj vermektedir. Bunlardan birincisi, kendi hegemonyasını kurma sürecinde yenilgiye uğratamadığı tek siyasi güç olan Kürt siyasi hareketini boğmaya çalışmaktır. Erdoğan bu boğmayı gerçekleştirebildiği ölçüde, Türkiye siyasetinde gücünü maksimum düzeyde tahkim edebileceğini düşünmektedir. Böylece ''Kürt sorununu çözemeyen, çözülür'' şeklinde sloganlaştırılan tarihsel gerçekliği yıkarak tek hâkim, tek güç ilanını yapma derdindedir. İkinci mesaj; Erdoğan’ın öngördüğü siyasal rejimde Kürt entitesini kabul edeceğini fakat Kürt halkını siyasi bir irade olarak kabul etmeyeceğini içermektedir. Bu siyasi mesajın içeriği Kürtlere Esedullah timleri, tarihi yerlerin yerle yeksan edilmesi gibi bildirimlerle ulaştırılmaktayken, madalyonun diğer yüzünde ise Türk halkına çeşitli mesajları barındırmaktadır. Yani Kürtlere karşı yürütülen zalimane savaş politikaları, Türklere yönelik çeşitli siyasal mesajları barındırmaktadır. Öz yönetim ilanları başlamadan önce Kürtlere yönelik siyasi ve askeri saldırıların başladığı gerçekliğinden hareketle, tüm bu çoklu politikaları içeren konseptin bir siyasal programatiğe bağlı olarak gerçekleştiğini kati surette ifade edebiliriz. Nitekim Kürtlere verilen mesajlar aracılığıyla Türkler üzerinde de çeşitli politik tepki ve tutumlar yaratmak ve bu tepkileri/tutumları politik amaçların gerçekleştirilmesinde işlevselleştirmek amaçlanmaktadır. 


Hendek bahanesiyle milliyetçilik seferberliği 

Sonda söyleyeceğimizi başta söyleyip sonra açıklamaya çalışalım. AKP, hendekleri bahane ederek alarmizm seviyesine getirdiği milliyetçilik için seferberlik ilan etmiştir. Bu seferberliği hem linç rejiminin harlanmasına hizmet edenlere hem de linç rejimine girmeyenlerin sessiz onayına sunmuştur. Yani gerçeği Erdoğan’ın siyasal amaçlarını gerçekleştirmesi olan, görüngüsü devletin bekası diye aktarılan bu moment, Türkiye toplumundan onay aldığında, esasında arka plandaki siyasal amacı da yeniden onaylatmaktadır. Bu onaylatma ve onaylama süreci belli bir olgunluğa eriştiğinde Türk Sünni kimliğe dayandırılmış siyasal programatik tüm Türkiye halklarının karşısına Erdoğan’ın siyasal fantezisi olan hilafet soslu başkanlık olarak çıkacaktır.

Şimdi bu durumu açıklamaya çalışalım. Kürt halkına yönelik zulüm politikaları Erdoğan iktidarının hem var olan suçlarını ve kaynağı olduğu sorunlarını örtmesine vesile oldu hem de Türkiye’deki milliyetçilerden onay almasını sağladı. Çünkü hak talepli Kürt, milliyetçinin gözünde, potansiyel vatan haini olarak ''yok edilmesi gereken öteki'' şeklinde kodlanmıştır. Bu yolla Erdoğan Türk kamuoyunun uzunca bir süredir gündeminde tuttuğu yolsuzluk, işsizlik gibi ekonomik sorunları unutturmuş ve toplumdan kendisine doğru yeni rızalar üreterek siyasal alanlar açmıştır. Örneğin İPSOS araştırma şirketinin araştırmasına göre Mayıs 2015 tarihinde halk, Türkiye’nin en büyük sorunu olarak yüzde 28 işsizlik, yüzde 10 geçim sıkıntısı olarak belirlemişken; çatışmalar ve saldırılar başlayıp Eylül ayına gelindiğinde –ki ekonomik gidişat bu zaman zarfında daha fazla kötüleşti- bu en büyük sorunlar Türkiye halklarının nezdinde sırasıyla yüzde 4 ve yüzde 5 oranlarına düşmüştür. Yani Erdoğan gündem belirleyip devlet ve millet hassasiyeti, devletin bölünmesi gibi gerçek üstü korkular üzerinden bu gündemi işletip halkın siyasal önceliklerini dizayn edebilmiştir.

1 Kasım seçimlerinde istediği sonuçları elde eden Erdoğan iktidarı, işe yaradığını gördüğü bu alarmist milliyetçilik, devlet bölünmesi korkusu ile hem linç rejiminin hazır ve nazır olmasını hem de bu rejime katılmayanların sessizliğin seferber edilmesine katılmasını devam ettirmiştir. Erdoğan için bunun fırsat maliyeti Kürtlerle savaşmak iken, bu savaşı da 90’ların Gladio çeteleri ve Ergenekon artıklarına havale ederek kendi gündemini eklektik bir şekilde sürdürmektedir. Dolayısıyla Erdoğan iktidarının Kürtlere yönelik yaptığı saldırılardan edindiği siyasi rant, Türk toplumundan aldığı yeni rızalar ve devletin bekasının tehlikede olduğuna inandırdığı kitleler ile kurduğu ve süreklileştirdiği ilişki 7 Haziran öncesinde belirgin şekilde öne çıkardığı başkan olma arzusunu eş zamanlı hayata geçirmesine yarar konuma gelmiştir.

Erdoğan’ın istediği başkanlık biçiminin gerçekleşmesi için Türkiye’de rejimin değişmesi gerekmektedir. Dünya tarihinde bu tarz rejim değişiklikleri ancak iki araçla gerçekleşebilmiştir. Birincisi; şiddet unsuru, ikincisi; bu unsurun siyasal kurgusunun oluşturulmasıdır. Az önce de belirtildiği üzere, şiddet unsuru Kürtlere yapılan zulümler ve siyasal mesajları üzerinden sağlanmaktadır. İkincisi olan siyasal kurgu da tam bu noktada ülkenin batısında yaşayan Türklerin oto kolonize edilmesidir. Mevcut rejimin yerine ikame edilmek istenen başkanlık rejimi, ulusun, devletin ve tarih şuurunun yeniden kurgulanmasına dayandırılmaktadır. Bu noktada kısaca değinirsek; Erdoğan Osmanlı’ya atıf yaparak tarihsel bağı, gururu ''teslim edilmiş'' bir geçmiş vurgusu ile ''90 yıllık Cumhuriyet molasına'' bir son vermek istemekte, kendi rejiminin tarihini yeniden yazmaktadır. Musul’dan Halep’e, Erbil’den Edirne’ye kadar Sünni İslam milletini kapsayan bir Sünni müslüman-erkek ulus tahayyülü de tarih kurgusuna peşisıra gelmektedir. Erdoğan’ın dayattığı anlayışa göre bu ulus Sünni müslümandır ama aynı zamanda millet-i hâkime Sünni müslüman Türklerdir. Dolayısıyla milliyetçilik tartışmalarında gördüğümüz milletini arayan devlet, Erdoğan’ın liderliğinde siyasal fantezisini de yanına alarak ideal milletini, ''sahih'' tarihini bulmuştur. Nihayetinde, ideolojik referans olarak alınan temel metinler ve yazarları dahi keşfedilmiş bir siyasal fantezi, kendisini dayatmaktadır.  

(http://www.diken.com.tr/kilavuzu-necip-fazil-olanlar-ve-basyucelik-devleti/)


Büyüyen Kürt direnişi ve sessizlik 

Şiddet unsuru ve şiddet unsurunu bağrında barındıran kurucu politikanın gündelik yaşama değmesi de gerçekleşmektedir. “Tarihi şanlı, ulusu güçlü, devleti kudretli” olan Erdoğan iktidarı için aynı zamanda devlet bölünme, millet dağılma tehdidi altındadır. Bu anlayışa göre alarmizm ve seferberlik hali, hukuktan gücünü almayan ama cezasızlık ile tam da egemenliğin içerisine alınan tüm tebaanın ruh hali olmalıdır. Milletin baş yücesi ve sözü kanun olan Erdoğan hem bu alarmizm ve seferberliğin yöneticisi hem de devletin ve milletin bölünmez bütünlüğünün mührü konumuna getirilmektedir. Dolayısıyla Erdoğan’ın yaptıklarına ve söylediklerine karşı olmak demek, ''devletin bölünmesinden ve milletin dağılmasından taraf olmak demektir'' anlayışı yaratılmaktadır. Erdoğan’ın politikalarına itiraz edenler, vatan haini olarak kabul edilip, her biri kanun koyucu konumuna yükseltilerek hukuk içine alınan linç rejimine sevk edilmektedir. Tüm bu algılar da teslim alınmış sermayenin elinde olan ve çoğu zaman bir mafya karteli gibi çalışan şahsiyet suikastçısı medya eliyle gerçekleştirilmektedir. 

Genel görüntü üzerinden değerlendirmeye devam edersek; tüm bu teslim alma, kolonize etme, korku iklimi oluşturma ve devletin bilinçaltında edindiği yerde tepinmeler yaratma politikaları ülkenin çeşitli kesimleri tarafından farklı tutumlarla karşılanmıştır. Nitekim Türkiye’deki liberallerin ve solcuların bir kesimi, Kürtlere yapılan zulümlerle ilgili iktidar tarafından istenen sessizliğin seferber edilmesine hizmet edecek tutumlarla karşılanmaktadır. Bu kesimlerin çoğunluğu elde edilmiş olan Sünni Türklük konformizminden vazgeçmeye korktuklarını gösteren bir tutum içerisine girmektedirler. Örneğin Kürdistan’da gelişen direnişe, Gezi Direnişi'nde yer almış olanların yeterli sesi çıkarmamasını da buradan doğru değerlendirebiliriz. Sessiz kalan kesim, siyasi kimliğini Türk ve Sünni olarak nitelemese bile, Kürt karşıtlığı üzerinden kolonizasyon yürüten Erdoğan iktidarının siyasal proje sepetinde bu kimliğe dâhil olduklarının farkındadırlar. Dolayısıyla Kürdistan’da yürüyen direnişe sahip çıkmak ve/veya destek vermek onun için devlet zulmü altındakilerle ilişkilenmek ve dayanışmak değil, kendisinin bugünü ve yarını ile ilişkisini belirlemektir. Nihai olarak Gezi Direnişi’ne tüm Türkiye sathında demokrasinin gelişmesi için katılan baldırı çıplaklar bugün de Kürtlere yönelik zulme karşı çıkmakta ve imtiyazlarından vazgeçmek istemedikleri için sessiz seferberliğe katılanlardan ayrışmaktadır.

Oysa ki Erdoğan iktidarının yürüttüğü bu çoklu politik eksen hem iç politikada hem de dış politikada belirli bir olgunluğa ve şartların uygunluğuna eriştiği zaman, yani sessizliğin seferberliği kalıcı bir tutuma dönüştüğünde karşı karşıya kalınacak durum, Erdoğan’ın kutusundan çıkacak olan halifelik soslu başkanlık istenci olacaktır. Dolayısıyla bugün ülkenin liberalleri, demokratları ve bir kısım solcuları bu sessizliğe karşı demokrasi ve özgürlükler ile değil, her birinin habitatını, yaşam biçimini yerinden söküp atacak bir siyasal rejimle ödüllendirilecektir. Çünkü Erdoğan’ın kutusundan hepimizin iradesini teslim alacak siyasal fanteziler çıkacaktır. Belirtmek gerekir ki, direniş deneyimleri ayrışması, duygusal kopuş ile birleşince tutumlar da farklılaşır. Bu kapsamda Kürtler muhakkak ki direnişlerinin karşılığını alıp özgürleşecektir ama bugünün sessizliği bir arada yaşama iradesini ne aşamada tutar, bu bilinmez.