15 Temmuz’dan sonraki ilk yazım 26 Temmuz tarihli. Türkiye’nin ‘Suriyelileşmesi’ tehlikesi ve olasılığına karşı Kürtle’in birlik olması zorunluluğunu vurgularken, ‘birlik olmamak ya da birlik oluşturmamak lükstür’ tespiti yapmıştım.
Birlik olmama lüksümüz yok. Üzerinde yaşadığımız parçalanmış topraklarımızda söz sahibi olmadığımız sürece, birlikte davranmamak, birlik oluşturmamak geleceğimizi karartmaktır.
Bizler, gelecek için yaşayan, gelecek için uğraş veren, enerjisini gelecek için tüketen bir toplumun bireyleriyiz. Geçmiş ve şimdi ki durumda sahip çıktığımız değerler de gelecek için verilmiş bedellerdir. Aslında hepimiz de bu durumun farkındayız.
Farkındayız, ancak bu durumu bilince çıkarıp, gereğini yerine getirecek adımları atmakta epeyce atıl bir durumdayız.
Bu nedenle farkındalık ile durumu bilince çıkarmak ayni şeyler değildir.
Her şeyin o kadar çok farkındayız ki, sanki bedenlerimizin yarısı Cizre bodrumlarında yanmış gibi çığlıklar atarak dolaşıyoruz (aslında bu yazıda o çığlıklardan biridir). Hepimizin kulaklarında hala Mehmet Tunç’un telefondaki sesi çınlıyor. Kabuslarımızın bir karesinde Cemile’nin buzlukta saklanan bedeni var.
Ya Taybet Ana… Onu yazmak bile ne kadar zor. Yazamıyorum… Onu yazmaya kalkarsam dağılırım. Bu yazıda dağılır…
Bir kulağımız Kuzey’de, diğer kulağımız Güney’de, Rojava da… her şeyin farkındayız. Bu farkındalık müthiş bir öfke birikimine neden oluyor.
O kadar çok öfkeliyiz ki, her birimiz içimizde her an patlamaya hazır birer canlı bomba taşıyoruz sanki.
O kadar çok öfkeliyiz ki, öfke kalemlerimizin ucunda yanlış yerlere saplanan birer ok gibi.
Atalarımızdan da alıp, katlanarak biriktirdiğimiz dünün ve bugünün öfkesinin, pozitif enerjiye dönüşüp, gelecek yatırımına kanalize edilmesi şart. Sanki bir sihirli değnek bu öfkenin birbirimize dönüşmesi için uğraşıyor. İşte bunu bilince çıkarmak gerekli ve zorunlu...
İçimizden birileri bizim topraklarımızda insan hakları savunucularını tutukluyor. İçimizden birileri açlık grevleri yapıyor bize karşı, yine içimizden birileri bu grevcilerin hepsini tutuklayacağını söylüyor… Bütün bunlar tam da Güney’de bağımsızlık, Rojava’da yıllar sonra statü için bir ışığın görüldüğü zamana denk geldi. Tesadüf mü?
İşte bunlar yanlış yerlere saplanan içimizdeki öfkeler. Büyük oranda tabii ki. İçimizde asıl sahibi biz olmayan, biz gibi görünen ve hatta bizden olan ve bize saplanan oklar da var. Bunların varlığı küçümsenmememli. İşte yukarda bahsettiğim o ‘sihirli değnek’ görevi görüyor bunlar…öfkemizi yanlış yönlendirenler…
Eğer biz içimizdeki birikmiş öfkeyi doğru adreslere yönlendirirsek, yönlendirebilirsek onlarda turnusol kağıdı gibi açığa çıkar. Sorunun büyüğü burda… biz ve düşman içiçe…
Ancak sorunun en büyüğü ve en tehlikelisi, düşmanı içselleştirmek. Bunun tek bir panzehiri var.
Sevgi…
Soru sorarak bitireyim. Yazım da sanıyorum çok anlaşılır olmadı, bu sorularla derdimi kısmen anlatmış olayım.
„Biz birbirimizi seviyor muyuz?“, „Biz birbirimize güveniyor muyuz?”, „Biz birbirimize saygı duyuyor muyuz?“, „Biz birbirimizi beğeniyor muyuz?“, „Biz birbirimizi önemsiyor muyuz?...
Bunu bilince çıkarabilecek miyiz? İşte o zaman gerçek toplumsal farkındalığımızı yaratabileceğiz.