Sevgili okur, bana eşlik eder misin bu yolculuğumda? Fakat, önce iyi hazırlanmalısın. Yanına mutlaka bir kefiye almalı, küçük bir çantayı da sırtına takmayı unutmamalısın. O çantanın içinde muhakkak iki çorap, bir fotoğraf makinesi bir de kalem-defter olmalı.

Zîn KOÇER

Kıştan bahara geçiş zamanları ve fakat hava hala bedenimizi titretiyor. İhtişamlı Kandil dağlarına kuru bir ayaz hakim. Eteklerine baharın ilk çiçekleri serpilmeye başlasa da doruklarında yer yer fırtına dolanıyor.

Küçük bir gerilla biriminin konumlandığı tepeye ulaşana kadar nefes nefese kalıyoruz. Artık saatin kaç olduğunu, ne kadar yolumuz kaldığını sormuyorum. Zira her sorduğumda, “az kaldı” diyor önümde yürüyen gerilla. Onun sık sık “aha vardık, birazdan ulacağız” yanıtlarına maruz kalırken, birden yolun ortasına bırakıveriyorum kendimi. Sırtımı çantama dayıyor ve uçsuz bucaksız gerilla alanlarını seyre dalıyorum. Ne güzel, bugün rüzgar yok ve en önemlisi de keşif uçakları yok. Havanın soğuk olması ise hiç umurumda değil. Ellerimin üşüyor olmasını inkar edecek değilim. Ama karşımdaki manzara öyle güzel ki, unutturuyor bana ayazı, içim ısınıyor bu güzellikle.

Sevgili okur, bana eşlik eder misin bu yolculuğumda? Fakat, önce iyi hazırlanmalısın. Yanına mutlaka bir kefiye almalı, küçük bir çantayı da sırtına takmayı unutmamalısın. O çantanın içinde muhakkak iki çorap, bir fotoğraf makinesi bir de kalem-defter olmalı. Söylemeyi unutuyordum az kalsın, bir kaç küçük şekeri de çantaya eklemeyi ihmal etmemelisin. Bu sert soğuklarda yürümek tedbir gerektirir, şeker sana enerji verir.

Neyse, “yok gücüm yetmiyor, yok tecrübesizim, yok gece görmüyorum, yok yaşlıyım” demeyeceksin sevgili okur. Tabana kuvvet yol alacaksın, çünkü seni dirayetli kılacak o kadar güzellik var ki bu dağlarda ve seni gezdireceğimiz o kadar muhteşem vadiler, zirveler, ırmaklar…

Hazır mısın? “Tamam” dediğini duyar gibiyim. Bak, Fatma Ana geldi bile. Hemen ardımda yürüyor şimdi. En hızlı o hazırlandı. Bir gerilla annesi Fatma Ana. O’nun yoldaşlarına, O’nun gezdiği dağlara bir an önce kavuşmanın özlemiyle en hızlı o hazırlanmış. Yüreği pır pır, yüreği yangın yeri, yüreği hasret deryası. Nasıl da heyecanlı ve bir o kadar şaşkın.

Kızı nerede, hangi dağın sinesinde, yaşıyor mu yoksa sıcak koynunda mı toprağın? Bilmiyoruz hiçbirimiz. Fatma Ana hiç bahsetmiyor bunlardan. Sadece “Her gerilla benim çocuğum” diyor. Sanki ömrü asılı kalmış bu cümlede. Her adım atışında bu cümleyi fısıldıyor kadim bir ah eşliğinde…

Sizler de yürüyorsunuz değil mi, yolculuğumuzun gerisinde kalan yok sanırım, ya da grubumuzdan kopan. Öncelikle yolculuğumuza yol kontrolünü yapan gerillalara selam vererek devam edelim. Ha bu arada, unuttum söylemeyi. Yanımıza aldığımız suyu kimse izinsiz içmeyecek, herkes hemen ardındakinden sorumlu olacak. Sakin ve derinden soluklanarak adımlıyoruz yolumuzu.

Hava tertemiz, huzur etrafımızda dolanıyor. Gerilla yaşamının o güzel dokusuna o insanı mest eden kekik kokusu karışmış. Bu arada, yolumuzun soluna düşen gerilla timini tüm içtenliğimizle selamlamayı unutmayalım. Selam burada herşeydir, samimiyet birçok şeyin ötesinde yüce bir erdemdir. Kirlenmiş şehirlerin en fazla unuttuğu ama gerillaların dağ doruklarında en fazla yaşattığı hislerdir bunlar; sevgi, samimiyet, temizinden bir selam baş göz üstünedir.

Omuzuna atmış kefiyesini Fatma Ana, kendini tutamamış ve en öne geçmiş. Patlamaya hazır tomurcuklarıyla bol ağaçlı bir dağı ardımızda bırakıyoruz. Bu Fatma Ana nasıl da zeyrek çıktı! Yaşlı dizlerini umursamıyor, pes etmeden yürüyor. Bir vuslat durunca insanın menzilinde, işte böyle tıpkı Fatma Ana gibi dirayetli oluyor insan.

Şimdi ne mi görüyoruz? Her zamanki gibi aşılan bir dağın hemen ardında başka bir dağ. Bu arada yola düşen çalılara dikkat etmelisin, takılıp düşmeyesin. Bahar arefesi dedim ya, dağları ve vadileri kuş sesleri dolduruyor. Şuraya bak, daldan dala koşturarak birbiri ile oynaşan sincapları gördün değil mi? İnsanın içini neşe ile dolduruyor ve baharın gelişini muştuluyorlar.

Yolumuzun sol tarafı boylu boyunca kurumuş böğürtlenler uzanıyor. Bir gün olur da ‘Böğürtlen Zamanı’ında geçersek buradan doyasıya yiyelim bunlardan, olur mu?

Hadi, yola devam.

Fatma Ana, duruyor, her iki eli belinde derinden bir of çekiyor. Öyle bir of ki Kürtlerin bütün acılarını bir nefeste atmış gibi duruyor. Gözleri gururla bakıyor Fatma Ana’nın. Kimdir bu kadın, neler yaşamış, feleğin kaçıncı çemberinden kaç kez geçmiş, onu buraya ne getirmiş? Merak ediyor herkes. Fatma Ana tıpkı karşımızdaki dağ gibi yerine oturdu. Biz de bu dağ yamacında dağ gibi olan Fatma Ana’nın yanına çömeldik. Çömeldik dedim ama kurallarımızı gevşetmeyelim, çantalar sırtlarımızda kalacak. Yoksa terimiz hemen soğur, daha fazla üşür ve hasta düşeriz. Çanta sırtımızı sıcak tutacağı gibi, yaslanacağımız bir dayanak olacak.

Fatma Ana başlıyor hikayesini anlatmaya: “Ben hiç görmediğim biriyle zorla evlendirildim. Bizim zamanımızda gerilla yoktu. Allah var, eğer olsaydı hiç evlenir miydim? O zamanlar Abdullah Öcalan yoktu. Galiba en büyük şansızlığım burada başlıyor.

On üç yaşında evlendirildim. Evlendiğim güne kadar da eşimi görmedim, hatta evlendikten beş gün sonra gördüm desem daha doğru olur. Kendisi çobandı, o da benim yaşlarımdaydı. Ufak tefek biriydi. Eşimle beraber büyüdük. Sevgidir, aşktır; o zamanlar yoktu. Evlendik, oldu bitti. Çocuğum olmuyordu. Köydekiler bana kısır diyorlardı. Eşim ikinci kez evlenmedi. Ben zorladım. Anası, babası zorladı ama o inat etti bir daha evlenmem dedi. Neyse, gel zaman git zaman 10 yıl sonra birden hamile kaldım. Çiya adında dünyalar güzeli bir kızım oldu. Onu tıpkı bu dağa benzeyen bir yerde doğurdum, bu nedenle adını Çiya koydum. Çiya büyüyünce aynen babası gibi yaz tatillerinde çobanlık yapıyordu. Ne ben ne de babası istemezdik çobanlık yapmasını. Çok sorumlu bir çocuktu. ‘Dağda doğdum, bunun bir anlamı var’ derdi. Dağları çok severdi. Okudu kızım, çok da başarılıydı. Ama okulunu bitirmeden gerillaya katıldı. Allah var, onun PKK’ye katılmasını hiç istemedim. Ben ve babası peşine düştük, o dağdan o dağa gittik geldik. Bir gün arkadaşlar onu görmem için çağırdılar. Gittim gördüm, çok değişmişti. O kadar heybetli görünüyordu ki, şaşırmıştım. ‘Gel eve gidelim’ dedim, hatta komutanlara ‘tek kızımdır, verin bana’ dedim. Onlar da ‘kızın eğer istiyorsa şimdi götür’ dediler. Ne yaptıysam gelmedi. En son bir şey söyledi bana, donup kaldım. Ondan sonra da ona hiç ‘gel’ demedim. Hatta ‘sen buralarda özgürlüğü yakalamışsan benim de özgürlüğüm sensin, senin dolaştığın dağlardır’ dedim. Ondan sonra birçok kez geldim dağlara. Geleceğim de, taa ki son nefesimi verene kadar. Çünkü Çiyam bu dağlarda 2000 yılında şehit düştü.

Fatma Ana bakışlarını tek tek üzerimizde gezdirdi. Sustu, bir şey demedi. Kefiyesini düzeltti sonra, dudağının kıyısına bir tebessüm yerleştirdi ve “Haydi, yola devam” dedi sessizliği bozarak.

Fatma Ana’nın hikayesi hepimizi etkilemişti. Ana yürüyor bizler de hemen arkasında onun hikayesini zihnimize dolandırarak yol alıyorduk. İşte sonunda zirvedeyiz! Gördün mü sevgili okur, Fatma Ana nasıl da derin bir sevgiyle sarılıyor gerillalara, kendi evladı gibi, Çiyası gibi…

Hadi çay içmeye. Şimdi biraz dinlenin ki başka hikayeleri dinlemeye gidelim.