Geçenlerde zindanın dışına ilk defa çıktım. Bir ringin içindeki bir iç odacığa, ellerim sıkıca kelepçelenmiş olarak… Hastaneye kadar gittik.
Aracın üzerimize kilitli kapısının dışındaki koltuklarda bulunan 8 – 10 asker ve onlara eşlik eden bir de komutanları var. Seslerini rahatlıkla duyuyoruz yanımdaki arkadaş ile. Zindanın kapısından çıkar çıkmaz, sesinden komutan olduğu anlaşılan kişi ilk uyarıyı yaptı: “Herkes silahını ateş pozisyonunda tutsun. Herhangi bir taraftan ateş gelirse anında ateş edin.” Daha noluyoruz demeden hastane önüne geldik. Bilmiyorum, küçük pencereden dışarıya bakmaya çalıştığım için zamanın nasıl geçtiğini fark etmemişim herhalde. Yanımdaki arkadaşı çıkardılar. Ben bekleyeceğim. Askerler de çalışır durumdaki aracın etrafına ve yakın köşelere yerleşip konumlanmışlar. Aracın kapısındaki askerlerin sesleri, hayat memat konuşmaları, birbirleri ile küfürleşmeleri de kulağıma geliyor. Onların sohbetini yine aynı ses yani komutanları böldü ve başladı ona kulaklarını vermiş askerlere tarih dersi vermeye…
“Bakın, Şeyh Sait 1917’de devlete karşı baş kaldırdı. 1922’ye kadar sürdü. Amaçları ülkemizi almaktı. Hatta Musul – Kerkük tarafları da bizimdi ama bugün değil. Bunlar bugün de işte bizi bölmek istiyorlar o eski günler gibi. Sözde eylemlerine, hendeklerine direniş diyorlar.”
Askerler ağız birliği ile onaylıyorlar. “Evet komutanım”…
Çok geçmeden arkadaşı getirdiler. Beni çıkardılar. Araçtan inerken bir kelepçe daha taktılar, ben de fırsattan istifade oradakilerin yüzüne bakıyorum. Komutan hangisi diye anlamaya çalışıyorum. Kurduğu 4 – 5 cümlede nasıl 10 tane yanlış ve yalan atabildiğinin başarısını sormak ve “Bari Şêx Saîd isyanının tarihini doğru bilseydin” demek istiyorum.
Sonra vazgeçtim. Bu faşizan akıl ancak kendi cehaletine terk edilebilir. Hazır hastanede iken ameliyatla beyni alsakta yine aynı cümleleri tekrarlar. Çünkü militarizm beyinle alakalı değil. Bunu gerektiriyor… Fakat Şêx Saîd ile bugünü kıyaslaması ilgimi çekmişti. Yine hiç bilmediği bugün ve bugünün ruhuna ait gerçeklerle yakından ilgili bir konuya temas etmişti. Ona ömrü boyunca söylenmeyecek bir konu bu…
Şêx Saîd ve yaklaşık 900 arkadaşı yargılanmaya başlandıktan sonra, ki Cumhuriyet döneminde Kürtlerin ilk toplu yargılandığı dava oluyordu bu, Şêx ve 40 kadar arkadaşına idam kararı çıktı.
İdam edildiler…
İdam edilenler hemen gömülmediler. Birkaç gün orada yani asıldıkları Dağkapı meydanında bekletildiler. Daha sonra hendekler kazılıp içine atılıyorlar. O hendeklerin üzerine beton ve toprak atıldı. O gömülü oldukları hendek hala sır.
Tarihin çilesi bu ya! O asıldıkları meydanda bugün yaşam askıya alınmış. Kürtlerin yaşamı ipe çekilmiş durumda. Yine o meydan Sur’dur, Sur’un sınırıdır. Ve meydanın iki adım ötesinde Şêx Saîd’in torunları kendi kazdıkları hendeklere girip, ölüme meydan okuyor, onu tersyüz ederek yaşama çevirmeye çalışıyorlar. Yapıyorlar da…
İçinde hakikatin çarpıtılmak istendiği bir hendeğin yanı başında, onlarca hendek o hakikati tekrardan ellerine alıp hak ettiği yere yerleştirmek istiyorlar.
Tarih bir hendeğe gömülmüştü ama bugün tarih o hendeklerde yazılıyor ve o hendeklerde canlı kalıyor.