Bugün 29 Haziran. 87 sene önce, bugün sabah güneşi zerikleşirken Şeyh Said’i, zafer sevincinin törensel gösterisiyle asarak öldürdüler.
Yer yüzü o tarihe kadar, devlet eliyle işlenen cinayet olan idamın, sayısız vahşi örneklerine şahitlik etti. Moğolları, Engizisyonu, insanları diri diri aslanların önüne atan Romalıları gördü, insan oğlu.
Ama mahkemesi de kendilerine yakışan şekilde uyduruk olan bir başka örnek görmedi.
Şeyh Said ve 46 arkadaşını yargılayan mahkeme, TC’de bugün önüne gelen Kürdü tutuklayarak, adeta ırkçı temizlik yapan AKP rejiminin Özel Yetkili Mahkemelerin benzeri ve Kürdistan’daki koluydu.
AKP rejiminin, şimdi bir kere daha gündeme getirdiği üzere adı da, önce "terör mahkemeleri"ydi. Bu isim, 1989’daki Fransa İhtilali'nin, dönüştüğü "terör safhası" mahkemelerinden geliyordu. Fransa'daki mahkemeler eliyle devlet teröründen…
Sonra, daha tumturaklı olur ve dönemin "kurtarıcı" söylemine uygun düşer diye, "İstiklal Mahkemeleri" adını verdiler, bu mahkemelere.
İstiklal Mahkemeleri'nin, AKP Özel Yetkili Mahkemeleri'nden en önemli farkı, yargıçlarda hukuk eğitimi şartının aranmamasıydı. Görevlilerin Atatürk ve rejimine bağlılığı yeterliydi. Şeyh Said ve arkadaşlarını yargılamak görevli mahkeme heyeti, Atatürk tarafından atanmış milletvekili ve içlerinde sadece savcı Ahmet Süreyya Örgeevren hukuk okulu mezunuydu.
Bir başka özelliği, avukat savunmasının gereksiz, yersiz bulunması, çıkan kararın derhal uygulanması, idamsa hemen gerçekleştirilmesiydi. Bir gelişmeyse eğer, AKP rejiminde mahkumlar, karar düzeltmesi için bir üst mahkemeye başvurabiliyor, savunma avukatı da bulundurabiliyorlar.
Şeyh Said duruşma boyunca asla sızlanmadı. Af dilemedi. Liderliğini inkar etmdi. "Bu benim kaderimdi" dedi ve zulme isyan ettiğini söyledi. Baş eğmedi.
O kinle, yalnız bando-mızıka çalmayı eksik bırakan, vahşi bir zafer kutlamasıyla öldürdüler onu ve arkadaşlarını.
 Mahkeme kararını açıklanmadan bir gün önce, Diyarbakır’ın Dağkapı meydanında, zafer şenliğinin hazırlıkları tamamlanmıştı. Büyük Türk büyüklerinin, idamları huzur içinde seyretmeleri için, ahşaptan bir tribün yapılmış, koltuklar yerleştirilmiş, esirlerin asılacağı "sepiler" kurulmuş, düğümlü sicimler de asılmıştı.
47 kişilik idam mahkumu kafilesi, elleri kelepçeli, ayakları prangalı olarak Türk seçkinlerinin oturduğu tribünün önünden geçirilirken, onlara aldırışsız, bir ağızdan ilahiler okuyor, salavat getiriyorlardı. Şeyh Said, öğrencileriyle sohbet ederek zehir içen Sokrates’ten bu yana, idam mahkumlarında eşine rastlandık şekilde, cellatlarıyla şakalaşacak kadar huzurulu, sakin ve ölüme kayıtsızdı. 
Britanyalı yazar Lord Kinrros yazıyor:
"Çoğu, cesaretli bir şekilde öldü. Şeyh Said, sonuna kadar istifini bozmadı. Sehpaya çıkarken, mahkeme başkanına gülümseyerek, ‘senden hoşlandım’ dedi. ‘Ama kıyamet günü hesaplaşacağız. Askeri komutana takılarak, "Paşa” dedi. "Gel de düşmanınla vedalaş.’ Gömlek üzerine geçirilirken, kımıldamadan durdu.”
İdam mahkumları arasında babalar ve oğullar da vardı. Babalar, "önce beni, oğlumun asıldığını görmeyeyim” diye ricada bulunmuşlardı.
Fakat, babalara oğullarının idamını seyrettirdiler.
Asılma sırası Şeyh'e geldiğinde o, "şeref" tribününde oturan cellatlarına, hala laf yetiştiriyor, gülümseyerek, onları küçümseyen espiriler yapıyordu. İdam gömleği giydirildikten sonra, sendelemeden, diri adımlarla "sepi”nin altına yürüdü. Kimsenin yardımına izin vermeden tabureye çıktı. İdama gidişine tanıklık eden Türk yazarların yazdığına göre yüzü kıpırtısız, yalnız dudakları belli belirsiz kımıldıyor, dualar okuyordu. İlmik boynuna geçilirken, küçümseyen bir bakışla şeref tribününe döndü ve son sözlerini haykırdı:
"Dünyadaki hayatımın sonuna geldim. Halkım için, kendimi feda ettiğimden dolayı pişmanlık duymuyorum. Yeter ki torunlarımız, düşman önünde bizi mahçup etmesiler!”
Şeyh halkının özgürlüğü için ölüme gitti. Ama halkı da onu asla unutmadı. Onu nihmetle andı. Adım yemin, kasem oldu. Kürdistan tarihine "Miro" olarak geçti.
Onca teröre (korku salmaya) rağmen Diyarbakırlılar, 47’leri ölüme yürüyüşlerinde yalnız bırakmadı. Kadim Diyarbakır surlarının Dağkapı burçları, insanlarla salkım saçaktı.
"Kürt İsyanları” adındaki kitabımda, onları uğurlamaya gelen halkın tavrını şöyle anlatıyorum:
"İnsanlar vecd içinde donmuş, kalmış gözlerle bakıyor, kimileri ağlıyor, ağıtlar, ilahiler mırıldanıyor, salavat getiriyor, kimiler cezbeye kapılmış yerde döneniyordu. Gün doğuyor, aydınlık başlıyordu. Şeyh’in bedeni, sicimin ucunda belli belirsiz sallanıyordu. Başı yana yatmıştı. Gözleri uykuda gibi kapalıydı.
Şeyhimin uçları kınalı, apak sakalı, sabah yeliyle titreşiyor, dalgalanıyordu.”
İnanıyorum ki, ruhu huzur içindedir. Çünkü, torunları onu mahçup etmediler. Hatta, onun zaman yettirip, yapamadığını başararak din ve mezhep temelinde Kürdistan’ın birliğini sağladılar.
Onun idam gününde (29 Haziran), uluslararası güçlerin esir alıp teslim ettikleri son isyancı Abdullah Öcalan’ı da mahkum ettiler. Sandılar ki, onun mahkumiyeti Kürdistan davasının sonu olacak.
Ama yanıldılar. Sevdalıların narası gürleşerek yankılanıyor, dağlarda…