Üç bin yıl evvelinden Asur kralından şehre miras bir kılıç kabzası üzerine işlenmiş kadim Amid, adından bu yana bütün diğer adları ile birlikte (Amid, Omid, Amida, Dikranagerd, Diyarbekir, Amed ve Diyarbakır) bugünkü Diyarbakır’a baktığımızda, Diyarbakır’ı; geçmişi, yakın yüzyıllara kadar ancak gidebilen Anadolu ve Mezopotamya’nın kimi şehirlerinden ayrı değerlendirmek zorunluluktur. Çünkü en az beş bin (kimi kaynaklara göre ise yedi bin) yıl evveline gidildiğinde kolaylıkla fark edilir ki, Diyarbakır için hayatın hiç kesilmeden akıp geldiği ve insanların her dönemde şehirleriyle birlikte yaşayıp varolduğu tarihsel bir gerçeklik. Ve bu gerçekliğin somut tezahürü yine bugünün verileri ışığında en az 34 kavmin her birinin izlerini bırakarak kadim Amid şehrinin sicilinden geçip gittiğini vurgulamak gerek. 

Bu denli tarihe tescilli kavimlerin uzun yıllar boyunca etnik, dini ve diğer bütün kimlikleriyle tarih boyunca kentin sicilinde varolması kentin bütün bu zengin mirasını sürdürerek sonraki kuşaklara aktarmasını da doğal olarak beraberinde getiriyor.

On altıncı yüzyıla ait “Mufassal Tahrir Defterleri”ne baktığımızda şehrin nüfusunun 20 bin dolayında olduğu; bu nüfusun yüzde 40'ının Müslüman, yüzde 60'ının Hıristiyan olduğu bilinmektedir. On yedinci yüzyıla ait Diyarbekir Şeriye Sicilleri'ne bakıldığında 88 farklı meslek kaydının olduğu fark edilir. Oysa aynı asırda Bursa’da 50, Kayseri’de 18 meslek kaydına rastlanmaktadır. 

Diyarbekir Çarşıları ile ilgili kayda değer bilgilerden biri 1655 tarihli ve büyük gezgin Evliya Çelebi’ye aittir. Evliya Çelebi kendi gözlemlerine dayanarak, o yıllarda Diyarbekir’e ait 66 esnaf çarşısından söz eder. Ünlü gezginlerden J.S.Buckingam ise tarihi 1815’e endeksleyerek; “Pazarların üzeri gayet iyi örtülmüş, dükkanlar ahşap raflarla döşeli olup, mallar bütün özellikleriyle sergilenir. İmalatçıların başlıca ham maddesi ipek ve pamuktur. Şehrin çarşı esnafı; şal, el yapımı aletleri, her renkten pipolar, altın ve gümüş tabakalar yaparlar. 1500 tezgah şal üretimi, 500 tezgah pamuk baskıcısı, 300 deri imalatçısı, 100 demirci ve 50 pipo (ağızlık) yapımcısı vardır. Diyarbekir’de ilaç dışında bütün ihtiyaç kendi kaynaklarından sağlanır.”

Çarşı esnafı anılan yıllarda beş ana grup altında örgütlenmiştir. 

Bakkal, Bezzaz, Boyacı ve Hallac esnafı.

Haffaf, Debbağ, Habbaz, Muytab, Kuyumcu, Terzi, Sabuncu, Attar, Nalband, Cenan, Kazgancı, Dellal, Allaf, Kassab esnafı.

Palancı, Kılıççı, Neccar, Berber, Kürekçi esnafı.

Basmacı, Kavukçu, Tütüncü, Kahveci, Penbeci, Aşçı, Demirci, Bardakçı, Gazzaz, Saraç, Mumcu esnafı.

Keçeci, Çilingir, Nalçacı, Eskici, Helvacı esnafı. 

Osmanlının uzun yıllar sürdürdüğü hükmünün 19. yüzyıla kadarki döneminde ticaret ve zanaat gelişmişliği açısından İstanbul, Edirne ve Bursa ile birlikte Diyarbekir, Osmanlının dört önemli şehrinden biridir. Şehir, anılan yüzyıla kadar dünya ticaret kervanlarının hem pazar yeri, hem de geçiş güzergahı üzerindedir. Bakır, maroken, pamuklu bez, ipekli dokuma, saraciye gibi üretimin ve zanaatın birçok dalında Diyarbekir sadece Osmanlı mülkünün değil, dünya ticaretinin de önemli ve canlı merkezlerinden biri konumundadır.

Eski Kürdistan’ın Osmanlı mülküne dahil edildiği ve kadim Diyarbekir’in bir beylerbeylik merkezi olarak kayda düşüldüğü 1500’lü yıllardan 1900’lü yılların başına kadarki dörtyüz yıllık zaman diliminin finali, şehirdeki önemli bir ticaret ve pazar merkezi konumunda olan çarşının üç gün süren yıkımı ve yakılması ile adeta bir devrin ticari ve ekonomik devrinin kapanışının tragedyasıdır.

1895 yılında kadim Diyarbekir’in yüzyıllar süren ticari ve sanayi varlığı üç gün içinde adeta yok olur. Bu yok oluşun mekansal adı, kentin o tarihe kadar, tarihi sur içindeki ruhu olan çarşısıdır. O tarihe kadar her meslek mensubunun örneğin; Muhacirler, Helvacılar, Çilingirler, Demirciler, Neccarlar, Mutaflar, Aşçılar ve Eskiciler gibi kendi adlarıyla anıldığı mesleksel icraatlarını yürüttükleri toplu mekânsal varoluşun adı artık o büyük felaketle birlikte anılarak Kürtçe “Çarşiya Şewitî” (yanık çarşı) olmuştur. 

O büyük yangında şehrin bütün hububat ihtiyacının pazarlandığı Saman Pazarı, Kazancılar, Kürkçüler, Saraçlar ve 1960 yılından sonra genişletilerek Melek Ahmet Caddesi olarak anılan Balıkçılarbaşı'ndan başlayıp Urfakapı'ya kadar giden Uzun Pazar ya da Uzun Çarşı içindeki bütün hanlar, dükkanlar ve işyerleri ,üç gün boyunca için için yanmış ve herhangi bir müdahaleye de yeltenilmemiştir!

Üç gün süren 1895 çarşı yangını, adeta şehrin sicilinde bir devrin bir daha açılmamak kaydıyla yok oluşunun tarihidir. Kimi savlara göre şehirde gerek zenginlikleri gerekse temsiliyetleri nedeniyle “pervasızlaşan Ermeni tebaaya” artık dur demenin diğer adıdır 1895 yangını. Somut sonuçlar bu tezi doğrular niteliktedir. Anılan tarihe kadar ipekli dokuma işinde çalışan 80 işletmeden sadece biri Müslüman tebaaya aittir. Bazalt taş ve taşla ilgili zanaatla uğraşan 40 taş ustasından yine sadece biri Müslüman halktandır. Yetmiş altın zanaatkarı, yani zêrkar’dan 60’ı Ermeni tebaadandır.  

1915 tehciri esnasında da dönemin Diyarbekir Valisi Doktor Çerkez Reşid Bey'in Eylül 1915 tarihinde Dâhiliye Nezaretine gönderdiği gizli telgrafta, çevre yerleşkelerinden de şehre kafileyle getirilenlerle birlikte 120 bin Ermeni tebaa -ki kentin bütün zanaat mensupları bu sayının içindedir- ya katledilerek ya sürülerek şehrin sicilinden düşürülmüştür. 

İşte 1915 büyük felaketinden bir yıl önce 1914 Ağustosunda Çarşiya Şewitî’nin; Buğday Pazarı yakınındaki Cendere denilen mıntıkasından başlayarak Ulu Cami önünden Melek Ahmet Paşa Cami civarındaki çarşıya, Eski Borsa Hanı'ndan Kazancılar Çarşısı'na kadar şehrin seçkin bütün zanaat ve ticaret erbabının yer aldığı çarşı, yirmi yıl arayla ikinci kez yakılıp kül olur. 

İkinci Çarşiya Şewitî yangını da 1895’ten geride kalanları yok edince kentin bütün erbabı sanat mensupları adeta yokoluşun akıbetinin gelecekte kayıt altına alınmasını vakanivüslere bırakmak durumunda kalır. Zaten değil mi ki; eski ve kadim kimlikli şehirlerin sicilinden eşhasını ve eşrafını söküp atarak, şehrin sicilinden düşürdüğünüzde geriye cehalet ve sefalet kalır ister istemez.

1915 Büyük Felaketinden sonra 1920’lerle birlikte bireysel kurtuluşlarla şehrin Hançepek Mahallesine adeta sığınarak yerleşen ve yeniden hayat bulup sanat kurmaya yeltenen çevre il ve ilçelerle köylerin Ermeni sakinleri 1927 sanayi envanterinde varlık bulan şehrin ipekli dokumadaki gücünü yeniden çarşıda diriltmeye çalışsa da nafile. Giderek epeyce azınlık konumuna düşmek, erbabı sanat mensuplarının Avrupa ve Amerika diasporasının cazip çekiciliği ile azınlık olmanın kendi kabuğuna hapsolarak çoğunluk ve ayrı dinden Müslüman tebaanın ötekileştirmesinin yarattığı iticilikle buluşunca şehir farklı kültür, kimlik ve etnisitedeki tebaasını, çarşı da hünerini, becerisini, sanatını kaybeder.

Ben altmışlı yıllarda babamın işi nedeniyle Çarşiya Şewitî’de bir esnaf çocuğu olarak çarşıya nüfuz ettiğimde Yahudi ve Rum tebaadan kalan olmamıştı. Ermeni, Süryani, Keldani hemşehrilerden ise az da olsa zanaat mensubu geriye kalmıştı. Onların da çoğunluğu terzi, azınlığı da bakırcı, demirci ve kuyumcu esnafındandı. Çarşı zaman zaman yeniden yanıyordu. Ama bu kez ahşaptan sekiz on metrekarelik barakamsı dükkanlar geriye kalmıştı. Diyarbakır Yahudileri 1948’de İsrail’e göçmeden önce genellikle çerçilik türü küçük ticaretle uğraştıklarından, çarşıda yeniden ve ihtiyaca göre düzenlenen o ahşap barakamsı dükkanlar işlerine yetiyor ve küçücük kömür mangalları ile ısınıyordu esnaf. 

Hatta o mekansal tasviri çok iyi tarif eden bir şarkı sözü vardır: “Evlerinin önü de Zello, taxta daraba / Malı mülkü de sattım Zello verdim şaraba  / Şarapçının da Zello evi xaraba…” 

Taxta Daraba’dan kasıt ahşap kepenktir. İşte akşam köz ateşi iyice sönüp geriye külü kalmış mangallar içeri alınıp o ahşap işyerleri kapandıktan sonra gecenin bir vaktinde henüz tümüyle sönmemiş bir mangaldan çıkan kıvılcım, bütün o ahşap barakaların bir daha ve bir daha yanıp kül olmasına yetiyormuş. O çarşı esnafının bu kez dikkatsizliği, tedbirsizliği sonucu çarşının yanması 1940’lara denk düşüyor. Ve çarşı adeta yeniden yanarak Çarşiya Şewitî adının unutulmamasının tarihe gönderme yaparak ironisini yaşıyor / yaşatıyor.

Babam kaçakçıydı. Binxet dediğimiz Suriye sınırından, Nusaybin’in öte yakasından modadan düşmüş ya da az kullanılmış Avrupa’dan gelen giysileri balyalarla katır sırtında kaçak yollarla Diyarbakır’a getirtip taliplisine pazarlayan sektörün “Çarşiya Şewitî” ya da “Meydan” adı verilen çarşıda esnaflık yapıyordu. Ciddi bir sektördü eski elbisecilik ve bütün bölgeye hitap ediyordu. Katır sırtında ve dağ bayır kaçak yollarla geldiğinden, aslında bugün baktığımızda çok da masum olan sektörün sakinlerinin adı kaçakçıya çıkmıştı. Takım elbiseler, palto, pardesü, ceketler, yelekler balyalardan çıkarılır. Yırtığı, söküğü varsa onarılır, yaka kiri varsa keçeden bezler ve sabunlu suyla temizlenir. Demirden ve kömürlü koca ütülerle ütülenir, sonra da askıya asılıp alıcısı beklenirdi. İç astarını çevirdiğinizde şimdinin de markaları olan Avrupa’nın, İngiltere’nin etiketlerini hemen fark ederdiniz. 

Çok canlıydı çarşı ve hayat hergün kendini yenilerken, çarşı esnafı şehirli kurnazlığıyla kışkırtıcı oyunlar oynardı şehir yaşantısının “hilelerini” bilmeyen gariban saf kırsal coğrafya sakinlerine. Temiz ütülenmiş bir ceketin alıcısı olan köylüye giysiyi rahatlıkla satabilmek için kaşla göz arasında ceketin değerinin yarısı kadar bir para ceketin iç cebine konur ve denemek için giydirilirdi vatandaşa. Denediği ceketin iç cebine yırtığı söküğü var mı diye elini sokan köylü, ceketin cebindeki paranın unutulduğunu varsayan vatandaş o parayı hesaba katarak “kendi dikkati”ni ya da “uyanıklığını” kazanç sayıp hemen satın alırdı giysiyi. Ceket katlanıp yeni sahibine verilir ya da hemen oracıkta giydirilirken yine el çabukluğuyla para cepten alınırdı. Bir süre sonra ceketi geri getirip de "cebinde para vardı, onun için aldım. Vazgeçiyorum" dese de artık mal satılmış, iş işten geçmiş olurdu. 

Kolcu denilen gümrük memurları kol gezerdi çarşıda. Hedefleri genellikle köylülerdi. Parmaklarının arasında sigara gördükleri köylüye “Çıkar bakalım tütün tabakanı” derlerdi. Tabakalarda genellikle kehribar rengi Lice’nin Helhel ya da Mardin’in Xurs bölgesinin tütünleri olurdu ve tel tel ortaya, şalvarın geniş eteğine saçılırdı. Reji-tekel malı olmadığından, tabakadaki tütünün sahibine anında cezayı basardı. 

Çocuk sesleri çarşının neşesiydi: “Şe heye, eyne heye, kevirê çaqmaq pelê cixare heye, benzîn heye” diye bağırır, müşteri toplarlardı. “Ava buzê, memikê qîzê, qanqilê guzê” sesi ise güneşinde yumurta pişen Diyarbekir sıcağının serinletici sesi olur, çınlardı çarşıda.

Hazır giyim devri miadını doldurmaya başladıktan sonra Nusaybin ve Kilis-Antep üzerinden bilumum kaçak mal, bu kez Çarşiya Şewitî’ye akın etmeye başladı. Kahveci güzeli, saraydan kız kaçıran, geyikli duvar halıları, A30 marka iskambil kağıtları, seylan ve barut çaylar, kahve-süt porselen fincan takımları, Alman ipekli kadifeler, Japon jakarlı kadifeler, incili-işlemeli kaftanlar ve envai çeşit mal kaçak yollarla şehre giriş yaparak çarşının yeni sermayesi ve rengi olmuştu.  

Çarşı, sanki birkaç yüzyıl evvelki Ortadoğu'nun ve dünyanın ticaret merkezliğinin minyatür haline bürünmüştü. Altmışlı ve yetmişli yıllar boyunca bütün bölgenin yabancı memur ve sırtı kalın abası berk sakinleri, özellikle hafta sonları çarşının daimi müşterileri haline dönüşmüştü. Babamların, dört kardeş olarak ortaklıkları çerçevesinde üç dükkanları vardı. Ve hayli iyi iş yapıyorlardı. Arada bir polis baskını yiyordu bütün çarşı, kaçak malların belgesizleri toparlanıp götürülüyordu. Esnaf toplanıp anahtarlarını emniyet müdürünün ya da valinin masasına yığıyordu. Çünkü müdürün de, valinin de, rütbeli askerin de eşleri çarşı esnafının seçkin müşterileriydiler. Sonra bir şekilde orta yol bulunup yine işe geri dönülüyordu. Bu baskınlardan kurtulmanın yolunu kimi esnaf arka sokaklarda ev tutarak, evin bir iki odasını dükkan gibi düzenleyerek müşteri beklemeye ayırmışlardı. Çarşıdaki çocuklar dükkan sahiplerinin güvendikleri yabancı müşterileri yanlarına katarak adına “pul” dedikleri bahşiş ya da komisyon karşılığı o evlere alışveriş için götürüyorlardı. 

Yetmişli yılların başından itibaren şehir ve çarşı, bölgeye göçle gelen köylü ve kazalı hemşehrilerle tanışmaya başladı. Tarım ve hayvancılıktan kısmen nasibini alan kırsal köklü hemşehriler, önce sur içinde ev komşularımız, sonra da çarşıda ciranlarımız olmaya başladılar. Köydeki gibi yaşıyor ve çalışıyorlardı. Bir tencereye bütün hane halkı hep birlikte kaşık sallıyor, öğlen yemekleri de dükkana evden getirtilerek bulgur, lapa artık ne kısmetleriyse karınlarını doyurup “çok şükür” ediyorlardı.

Ticaretin terazisi “yeni komşuların” lehine bozuluyordu giderek. Yaşam şekilleri gereği az’a kanaat getiren çarşının yeni sakinleri, çok az karla yetinip bunun savunusunu da yapıyorlardı: “Siz her gün et, kadayıf yemeye alışmışsınız! Haklısınız, az karla satmak sizi kurtarmıyor. Ama biz sizin gibi yaşamıyoruz. Bize yetiyor, kusura bakmayın” diyorlardı. Haklıydılar. Haklı oldukları için de çarşı kısa zaman dilimi içinde Derik’ten, Mazıdağı’ndan, Genç’ten, hatta dağda bayırda göçerlikle hayatını sürdüren koçerler ve diğer yerleşkelerden gelen yeni sakinlere devroldu. Çarşının eski esnafı da artık şansını başka alanlarda ve sektörlerde aramaya soyundu. 

Şimdilerde artık Çarşiya Şewitî yanmıyor. Uzun yıllardır yanmıyor / yakılmıyor da! Çünkü ne o eski esnaf kaldı ne de o eski üretimler. Ne puşi dokuyan var, ne örse çekiç vuran eski ustalar. Mekânlar yerli yerinde, ama alışveriş ruhu değişti. Şimdi artık dünyanın herhangi bir coğrafyasındaki fabrikasyon üretimlerin pazar mekânı oldu çarşı. Ama adı yine Çarşiya Şewitî. 

Olur ya bir gün yolunuz Çarşiya Şewitî’ye düşerse belki eskiden kalma, kenarda köşede eski anıları sizlerle paylaşacak Antikacı Anto, Çaketçi Kadri, Terzi Hanna, Berber Hanifi, Dellal Eyo, Şalvarcı Garbis, Kahveci Meheme, Palancı Uso, Kalaycı Sago, Demirci Dikro ya da unutulanlardan birinin hikayesini sizlere anlatacaklar çıkabilir.

Kısmet…