Oysa Yukarı Mezopotamya’nın hangi şehrine bir yol merhaba ederseniz Hıristiyanlığın ilk çağ kiliseleri ile tanışırsınız. Bu sebeple modern zamanların gezgin Hıristiyanların atalarının ilk öncü inanç önderlerinin yarattığı mekanları görünce uhrevi bir zenginlikle büyülenmemeleri işten bile değildir.
1990 yılındaki Körfez savaşı sonrasında sınırın Kuzey yakasına zorunlu göçle gelen Güney Kürdistanlı Kürtlere insani yardım götüren, zaman zaman da keşif amaçlı uçuşlar yapan pilotların mağarakent Hasankeyf üzerinden geçerken bir tur attıklarında yanındakilere itiraf ettikleri sözler anlamlıdır: “Bir zamanlar atalarımızın dinleriyle, dilleri ve kültürleriyle yaşadıkları coğrafyayı kuşbakışı seyrediyoruz.”
Anılan bölge Midyat, İdil, Cizre, Nusaybin sınırları içinde yer alan kadim Süryani-Asurî halkının bir zamanlar yaşadığı “Tur Abdin” bölgesidir. Süryanice metinlerde “Tanrının Hizmetkarlarının Vatanı” anlamına gelir. Ve en az seksen manastırın ata yurdudur Tur Abdin Bölgesi. Kürtler anılan bölgeye “Hewêrkan Bölgesi” derler.
Bu sebeple sıradan bir Dîyarbekir turunda el yordamıyla Hıristiyan inancının ilk çağı sayılan üçüncü yüzyılla altıncı yüzyıl arasındaki en az on kilise ve manastırı görmek mümkün. Daha Müslümanlığın ayak seslerinin duyulmadığı yedinci yüzyıl ortalarına kadarki dönemde Hıristiyanlığa ilk iman eden Süryanilerle, ilk Hıristiyan Devletini kuran Ermeniler arasında sadece kiliseler üzerinden değil, egemenliklerinin pekiştirilmesi üzerinden de gerginliklerin olduğu aşikar. Aynı bakış açısı Mardin için de geçerli.
İşin bir başka çarpıcı noktası da; bütün bu Hıristiyanlık ilk çağ kiliselerinin aslında birer pagan, Zerdüşt ya da güneş mabedi, tapınağı üzerine ibadet mekanlarını bina etmiş olmalarıdır.
Bunlardan en çarpıcı olanı kuşkusuz 1400 yıldır Dîyarbekir’in eski dokusunun orta yerinde adı Ulu Cami olan mekandır. Yerleşim mekanı olarak beşbin yıllık mazisi olan şehre milattan sonra 385 yılında Nusaybin’deki Sasanî zulmünden hayli kalabalık bir Süryani nüfus Bizans’ın Hıristiyan yönetimi altında yaşamak üzere kadim Amida’ya göç eder. Şehir o yıllarda bir elmanın yarısı şeklinde Dağkapı’dan Mardinkapı’ya kadar şimdiki doğu surları diyebileceğimiz yapı içinde yaşamaktadır. Göçle gelen nüfusun sayıca çokluğu nedeniyle sur dışında yaklaşık üç yıl çadırlarda barındırılır kentin yeni sakinleri. Ulu Cami o yıllarda pagan dönemlere ait açık ibadethaneden Mar Toma Süryani Katedraline dönüştürülür. Surlar batı yaka üzerinde Rum Kapı adı verilen Urfa kapı istikametinde bu kez elmanın diğer yarısının batı tarafı olarak inşa edilir. Ve Mar Toma Katedrali eski kentin tam orta yerinde kalır. Yeni kent sakinleri de kentin şimdilerde batı yakası olarak kabul edilen ve halk arasında “öte mahalle” olarak varsayılan Süryanilerin yaşadığı Lalebey Mahallesinde iskan olurlar.
Milattan sonra 639 yılında kent Müslüman Araplar tarafından kuşatılarak ele geçirilince, ilk işleri Mar Toma Katedralini Ulu Cami haline dönüştürmek olur. Ama şehrin fetihçi Müslüman tebaasının yerleşikleşmesi zaman alınca yaklaşık 200 yıl eski Mar Toma Katedrali yeni Camii Kebir aslında Cami, Kilise ve Havra olarak ayrı bölümlerde üç semavi dine hitap eder.
Aslında Hıristiyanlığın ikibin yıl önce İsa ile zuhur etmesinin akabinde, 1915 Ermeni ve Süryani Soykırımına varıncaya ve sonrasına kadar bu ibadet mekanları İslami mekanların lehine sürekli el ve sahiplik değiştirir.
Ne garip tecellidir ki; inanan kullar ve önderleri hayatın hiçbir evresinde sürekli telaffuz ettikleri tanrı kelamı ve emri olan dinlerin yeryüzünde zuhur etmesinin mekanları olan Kiliseleri, Havra-Sinagogları ve Camileri birbirleriyle yarıştıran tartıştıran mekanlar olmaktan kurtaramamışlardır. Adeta birer rakip, zaman zaman da birer karşıt din karşıtlığı, özetle birbirlerini diğerine göre “Gavurlaştıran” bir anlayışa sürüklemişlerdir.
Bunun en çarpıcı örneklerinden biri şimdiki Amed şehrinin kitaplara konu olan “Gavur Mahallesi”dir. Mahallenin hemen girişinde şimdilerde neredeyse beşyüz yıldır birlikte yaşayan Mar Petyun Keldani Kilisesi, Dört Ayaklı Minaresi ile Şeyh Mutahhar Cami ve Surp Giragos Ermeni Kilisesi yer alır. Beşyüz yıl aynı sokağı paylaşan dini mekanlar geçtiğimiz yüzyılın başında, 1915’te büyük felakete tanıklık ederler. Üstelik mekanlardan biri Surp Giragos Ermeni Kilisesinin çan kulesinin top ateşiyle yıktırılıp kentin şeceresinde 64.500 olarak kayıt altına alınan Ermeni nüfusunun birkaç gün içinde katledilerek yok edilmesiyle hesap kesimi tamamlanmış olur.
Cami ve okul kimliğine dönüşen / dönüştürülen, kimileri de harap edilen ya da ahır ve depo haline dönüştürülen kiliseler yirminci yüzyılın Anadolu ve Mezopotamya coğrafyasının “realitesi” olur adeta.
Öylesine bir din üzerinden ötekileştirme yaşanır ki; eski ibadethanelerini restore edip yeniden cemaatleri lehine kazanma / kazandırma gayretleri binbir engelle karşılaşır. Restore edilen kiliselerine bir haç monte etmek bile devasa prosedürlere takılır.
Kadim Tur Abdin, yani Tanrının Hizmetkarlarının Dağındaki 1600 yıllık Dey rul Umur-Mor Gabriyel Manastırı’nın kendini bildiği yıllardan bu yana arka bahçesi olarak bildiği mekanlar yakınındaki köy merası adı altında mahkeme kararıyla gasp edilir.
Aslında tekçi, retçi, asimilasyoncu ve inkarcı talancı cumhuriyetin sadece “İslam’ın kılıcı“na ilaveten “Türkün bükülmez bileğinin” de Türk İslam sentezi bileşkesinin zuhur etmiş hali yüzleşir kadim Anadolu ve Mezopotamya coğrafyasının çok dinli, çok dilli ve çok kültürlü yapısıyla.
Belki böylesine ikibin yıllık dinler ve ibadet mekanları üzerinden bir coğrafya hesaplaşmasının yeni bir siyasal yüzleşme ve helalleşmeye gereksinimi var. Müslüman’ı, Ermeni’si, Süryani’si, Keldani’si, Rum’u, Musevi’si; Cami, Kilise, Havra, Cemevi ve diğer inanç mekanlarıyla çatışma ve birbirlerini yok sayarak ötekileştirme yerine saygı üzerinden birlikte yaşamaya ihtiyaç duyabilecek.
Kürtlerin siyasal inisiyatif kullanma becerisi buna aday (mı)? İpuçları ve göstergeleri siyaseten var. Önümüzdeki günler bu hakkaniyetli vicdana gebe…
ŞEYHMUS DİKEN: Dinlerin kadim coğrafyası!