Birlikte dağ yollarına çıktıklarımızın çoğu artık hayatta değil. Her biri, ülkemin ayrı bir yerinde kavgada vurulup düştü toprağa, toprağa bereket oldu. O yüzden dağ yaşamımın her anı, her saniyesi onları anımsatan, hatırlatan çağrışımlarla geçer.
Anıların çağrışımında yaşamak da denebilir buna. Ki bir yaprağın kımıldanışı, herhangi bir patikadaki bir mekap izi, bir ağacığın gölgesi, bir bardak çay, bir bakış, bir gülüş, bir söz bir çağrışıma dönüşebiliyor. Zaten yaşam denen şey de anıların birleşiminden oluşmuyor mu? O yüzden sık sık arkadaşlarımı anımsatan çağrışımlar beni alıp götürüyor yolların ve yılların gerisine. Alıp götürüyor uzaklara, çok uzaklara. Yılların ve yolların gerisindeki uzaklara götürüyor. Bir esinti bile uzaklara, onlarla yaşadığım, paylaştığım anlara gitmem için yetiyor. Çünkü aynı esinti uzaklardaki sevdiklerimin kokusunu getiriyor bana. Onların gülüşünü, bakışını getiriyor. Bir de tarihime yazılan sözlerini…
Bu günlerde bunları sayıklayıp duruyorum. Her çağrışım, her kımıldanış, her bakış, her gülüş, her yalnız gölge, her patika, her iz bana bir şey sayıklatıyor. O yüzden bu sayıklamaya da bir çağrışım sayıklaması dedim.

Kalem…

Birkaç gün önce uzaklardan gelen iki arkadaşımı gördüm. Yol üzerindeydiler. Bir yerlere gideceklerdi. Arkadaşlardan biri kafasına taktığı şapkayı beni gördüğü gibi çıkarıp kafama taktı. Ve “sana, uzaklardaki arkadaşlardan birinin hediyesidir” dedi. Uzaklardaki arkadaşlarımdan, dostlarımdan gelen hediyelere ne kadar hassas yaklaştığımı, onlara ne kadar önem verdiğimi bildiği için “çok yakında çantan, kaldıramayacağın kadar ağırlaşacak” demeyi de unutmadı. Yanındaki diğer arkadaş ise “akşam yerimize geri döneceğiz. Sen bir ara uğrarsan, bir arkadaşın gönderdiği kalemi vermek istiyorum” dedi.
Kalem, düşüncelerimi yazmak içindi. Arkadaşlarımı yazmak içindi. Özlemlerimi yazmak içindi. Arkadaşlarımı ve dağlarımızın güzelliklerini yazmak içindi. Güzel gelecek düşlerimizi yazmak içindi. Rüzgarların uzaklardaki ve yıllardır görmediğim sevdiklerimin bana getirdiği kokularını, selamlarını yazmak içindi. Kalem, geride bıraktığımız yıllarda her bir patikada bıraktığımız parçalarımı toplayıp yazmak içindi. Üst üste toplanmış anılardan oluşan hayatımdan, hayatlarımızdan geriye kalanlara dair şeyleri yazmak içindi.
Ertesi gün o kampa giderek kalemimi aldım. Kalemi uzaklardaki arkadaşlarımdan biri göndermişti. İçine de “düşüncelerini yazmak için bu kalem yetmez. Düşüncelerinin çok az bir kısmı da olsa bununla yazman için gönderiyorum” diye bir de not yazılıp bırakılmıştı.
 
Ve kama…
Kalemi elime aldım. Doğrusu güzel bir kalemdi. Güzelliği uzaklardan bir arkadaşımın bana göndermesiydi. Onun dışında bir şey değildi. Bir süre evirip çevirip kaleme baktım. Henüz küçük bir çocukken ninemin bana aldığı kalem geldi aklıma. Ve ninemden sonra dedemin de bana bir küçük çakı almasını hatırlıyorum. Ninem kalem, dedem ise elime kamayı tutuşturmuştu. Ninem okuyup yazmamı, dedem ise kavga etmemi öğütlemek istemişti bana. Çünkü yaşlı ihtiyar bir isyandan kalmaydı. İkisinden birini tercih etmek zorundaydım. Ama ben ikisini de yapmak istiyordum. Sadece birini seçmek istemiyordum. Sonunda öyle de oldu. Çünkü hem okudum hem de kavgaya tutuşmayı öğrendim. Okulu bitirir bitirmez dağ yollarına düşmem, bu yollarda ömür tüketmem onu gösteriyor. Bir elimde kalem diğer elimde kama ile bu dağ yollarında yürüyüp durdum yıllar boyu. Elime aldığım uzaktan bir arkadaşımın gönderdiği kalem ilk önce bana bunu çağrıştırdı.

Avareş’in kalemi...
Kalemi elimde evirip, çevirip durdum. Neredeyse bir gün kadar elimde tuttum. Çağrışım yaptı. Altı yıl önce dağlı arkadaşım, Avareş’in dağların ardından ve dağın çocuklarıyla gönderdiği kalemi anımsattı bana. 2006’da, gerilla literatüründe Erzurum Eyaleti olarak bilinen Bingöl dağlarından bana bir kalem göndermişti. Oradan bize doğru gelen bir grup arkadaşa kalemi verip, “Seyit’e verirsiniz” demiş. Arkadaşlardan biri “Seyit artık senin bıraktığın yerde değil” demiş. Muhtemelen beni bulmayabileceklerini söylemek istemişti. Avareş ise “alın götürün, o dağların herhangi bir yerinde bulursunuz” demiş.
Avareş’in söylediği oldu sonra. Hiç beklenmedik bir anda ve yerde o arkadaşlarla karşılaştım. Ama Avareş, bana o kalemi gönderdikten bir yıl sonra girdiği bir çatışmada toprağa düştü.
Bir elimde yeni gelen kalem, diğerinde Avareş’in gönderdiği kalem, saatlerce onlara bakıp durdum. Kalemlerden aldığım çağrışımla bana onları gönderen arkadaşlarımın adlarını sayıklayıp durdum. Gece hava kararana kadar sayıkladım. Hava karardıktan sonra gün boyu süren bu çağrışım sayıklamamı size kalemlerle yazdım. Bir bölümünü bir kalemle, bir bölümünü de diğer kalemle yazdım.
İşte bu yüzden buna da çağrışım sayıklaması dedim…
Ne yapalım hayatımız bu. Biz dağlıların, dağ çocuklarının hayatlarının gerçekliği bu. Yani hayatımızın bundan sonraki bir bölümünü çağrışımlarla geçireceğiz… Çünkü yaşanmışlarımız var. Ve yıllar ile yolların gerisinde bıraktıklarımız var… Böylelikle  bu çağrışmalarla durmadan onlara uzanıyoruz… Bir de uzaklardaki sevdiklerimize…