Her gün, her gece, her saat, her dakika, her saniye durmadan sayıklıyorum. Bazen ne sayıkladığımı biliyorum. Bazen hatırlamıyorum. Bazen uyanıkken, bazen de uykuda sayıklıyorum. Hatırladıklarımı yazıyorum, hatırlamadıklarımı da geçiyorum. Çoğu zaman hatırlamazsam bile tahmin edebiliyorum ne sayıkladığımı. Çünkü insan düşündüklerini, yaşadıklarını, yaşamak istediklerini sayıklar. Onları sayıkladıkça tarihine yazılan sözleri sayıkladıklarını anlar insan.
Zira tarihi yapan insanlardır. İnsan yaptığı tarih içinde büyür. Hayatı, yaptığı tarih içinde şekillenir. Tarihi hayatını, hayatı ise tarihini anlatır. Hayatı tarihi kadardır. Tarihi de hayatı kadar. Ama kendisinden sonra da hayatından söz edilir çevresinde. Yaşadıkları tarihine yazılır. Tarihine yazılanlar hayatını anlatır. Yazılanların iyi, güzel, doğru olması tarihinin iyi olması, kötü olması ise tarihinin kötü olması demektir. Dağları mekan tutan, hayatını dağ yollarına, dağ yollarındaki dağ çocuklarına adayan insanların tarihleri kötü olmasa gerek. Çünkü onlar çocuk yaşta başlar gelecek düşleri, halkının özgürlüğü için kavgaya. Çünkü dağlılar her yeni sabah geri kalan hayatılarının ilk gününe başlar. O yüzden de dağları, dağlarda başlayan yeni baharları, yazları, hüzün akan sonbaharları ve beyaz örtünün bir ölüm sessizliği gibi çöktüğü kış günlerini, uzun geceleri doyasıya yaşarız.
Tarihimizi bu dağlarda yapmaya, yazmaya ve yaşamaya başladık. Hayatımızı da bu dağlarda, sonu olmayan ve iyi ki yok dediğim bu dağ yollarında, dağların karanlık ama güzel gecelerinde yaşamaya başladık. Ki, aslında burada öğrenmeye ve öğrendikçe yaşamaya başladık.
Bu dağlara ilk adımımı attığım günden bu güne kadar burada tarihime ve hayatıma yazılan o kadar çok söz duydum ki, hangisini söyleyeceğimi bilmiyorum. Tarihim ve hayatım bundan böyle bu sözleri duyarak, bu sözlerle konuşarak sürecekti. Bu sözlerin birçoğuna yabancıydım. Bazılarını yeni duyuyordum, bazılarını ise eskiden biliyor olsam da bu dağ başlarında, dağ yollarında, dağın çocukları konuşurken, onlara yüklenilen anlamları daha önceleri hiç duymamıştım. Uzun yıllar geçti. Ama buna rağmen duyduğum ve tarihim ile hayatıma yazılan ilk sözleri şu anki gibi hatırlıyorum. Bu dağ başlarında, dağ yollarında, dağların karanlık gecelerinde duyduğum ve tarihim ile hayatıma yazılan ilk söz Heval oldu.  Bu sözcük arkadaş sözcüğünün Kürtçe karşılığıdır. Daha önce de çokça duymuştum. Ama dağlıların, dağ çocuklarının, gecelerin siyahının içinden akıp güne çıkanlar kadar içten, derin bir anlam yüklenerek, hissedilerek kullanıldığını ilk defa görüyordum. Bu sözcükle birbirlerine ne kadar değer verdiklerini anlıyordum. Bu sözcüğe aslında hayatlarını bile sığdırdıklarını görüyordum.
Her devrimci harekette ve devrimci mücadelenin verildiği her ülkedeki devrimcilerin birbirlerine hitap ettikleri sözcükler vardı. Bunların bazılarını daha önce çok duymuştum. Ama hiç biri beni bu sözcük kadar etkilememişti. Bir ara neden bu sözden bu kadar etkilendiğimi düşündüm. Sonunda beni bu kadar etkilemenin temel nedenlerinden biri, kendi dilimde olması, dağların başında omuzda silah, sırtta çanta, elde kitap özgürlük için koşan insanların birbirlerine karşı kullanıyor olmasıydı. O yüzden daha duyduğum ilk andan itibaren hayatıma ve tarihime yazılan söz oldu. Bu sözü duyduğum ilk günden bu yana upuzun yıllar, aylar, günler, geceler, mevsimler ve ilklimler geçti. Bu uzun yıllar içersinde binlerce arkadaşımı ve konuştuğum her insanı bu sözle çağırdım. Çünkü daha söylendiği ilk andan itibaren tarihime yazılmıştı. Tarihim içinde süren hayatıma yazılmıştı. Hayatım kadar olan tarihim, tarihim kadar olan hayatım artık bu sözle sürüp gidecekti. Bu söz sadece hayatıma ve tarihime yazılmadı. Yüreğime kazındı. Kürtlerin genç kızları ve delikanlılarının bu sözle birbirlerini çağırmalarının sesi vadilerde yankılandı. Dağların zirvelerinden rüzgara karışıp daha uzaklara ulaştı. Suların sesiyle buluştu. Ve yayılıp gitti.
Bu yüzden bu dağlarda hayatıma ve tarihime yazılan ilk söz bu oldu.
Bu dağların güzel çocukları bu söze layık olarak yaşadılar. Topraklarına bereket olup aramızdan ayrıldılar. Bu söze açlığı, acıyı, özlemi, yokluğu, dağların yağmurlarını, karlarını, rüzgarlarını sığdırdık. Hayatlarımızı, hayatımızı sığdırdık bu söze. Ve böyle sürüp gitti hayatımız, hayatlarımız. Bir ömür sığdırdık bu söze. Bu söz dağları anlattı bize. Gölgelerin düştüğü vadileri anlattı bize. Düşmanın zorbalığına avuçlarımızın arasına aldığımız çıplak yüreğimizle yoldaşlarımızın nasıl direndiğini anlattı bize. Sevgimizi sığdırdık bu söze. Özgürlüğe olan özlemimizi. Ve bir de bu dağların en güzel insanlarını, en yiğit, en cengaver insanlarını sığdırdık bu söze. Bu sözle birlikte onların da yarım bakışları, kırık gülüşleri, patikalara sinmiş kokuları yazıldı tarihime. Dağlıları, dağların çocuklarını anlattı. Karanlık geceleri, yıllara sığmayan yolları, yağmurları, karları anlattı bize. Dağlarda arkadaşlığın ne olduğunu anlattı bize. O yüzden ömürlerimizi bu söz uğruna tükettik.
Ve bir söz daha…
Bu dağlarda, bu dağ başlarında, dağların çocukları içinde tarihime ve hayatıma yazılan, yüreğime yazılan ikinci söz ise, dağa ilk adım attığım günlerde giydiğim ilk gerilla elbisesinden sonra arkadaşlarımın bana “sen de artık bir gerilla oldun” sözüydü.
Gerilla olmak…
Yürekte umut olmaktı. Dağlara, dağlar içindeki hayata gülmekti. Gerilla olmak yeni bir hayata başlamaktı. Daha doğrusu, geri kalan hayatımın ilk gününe başlamaktı. Dağlıların yolundan yürümek, ateşlerinde ısınmak, yağmurlarında ıslanmak, karlı günlerinde üşümekti. Ama yüreğini yakan bir ateşle sıcacık olmaktı. Sevgiyle büyümek, umutla ağlamak ve yarınlara gülmekti. Dağın gazabından korkmaya başlamaktı. Ve yine dağların koynuna kendini bırakabilmekti. Dağın sırlarına erişmekti. Dağların mahrem yerlerinde yüreğini pak tutmaktı. Ve en karanlık gecenin sonunda yine gün ışığıyla uyanmaktı. Tepende düşman bile olsa dağlara ve dağlardaki güzel hayata gülerek bakmaktı.
İşte bu hayat bizimdi. Bu tarih bizim. O yüzden bu sözler bu tarih içinde büyüyen bu hayata ve bu tarihe yazılıp durdu yıllar boyunca.
Geçen uzun yıllar içinde bu sözü dağlara yeni adım atan, dağların rüzgarları, yağmurları, kışları, patikaları ve hayatına katılan yüzlerce arkadaşıma ben de söyledim. Onlara bir gerilla çayı uzatarak, yüzlerine gülerek “Hoş geldin Heval. Sen de artık bir gerilla oldun” dedim. Yüzlercesine, hatta belki binlercesine söyledim. Onlar da bu ilk sözlerden sonra dağlara, dağlıların hayatına gülerek bakmaya başladılar.                                                                                                                                      
Ve hala söylemeye devam ediyorum. Tıpkı benim hayatıma ve tarihime yazılıp, yüreğime kazındığı gibi ben de onların tarihine ve hayatına yazdırıp, yüreklerine kazımak istedim.
Tarihime yazılan sözler bunlarla sınırlı kalmadı. Dağda başlayıp süren hayatımda peşi sıra duyduğum binlerce söz tarihime yazılmaya devam etti. Ve hala devam ediyor. Çünkü ne hayatım ne de tarihim henüz son bulmuş değil. Bu hayat ve bu tarih devam ettiği sürece yazılan sözler de devam edecek.
Bu sözleri geçen gece iki damla göz yaşı olup akan gecenin hüznünün ardından sayıkladım. Gecenin bir yarısında yanımda uyuyan arkadaşın dürterek beni uyandırmasıyla kendime geldim. “Durmadan Heval, Heval diye sayıklıyorsun. Beni mi çağırdın?” diye sordu. “Seni değil. Ama sınırların ötesinde dağların herhangi bir yerinde topraklarına bereket olan, yüreğime ektiğim arkadaşlarımı çağırıyordum. Uyumaya devam edebilirsin, Heval” dedim. Ardından kalkıp oturdum. Bir süre sonra da gecenin karanlığının içine saldım gözyaşlarımı. Ve sabaha kadar tarihime ve hayatıma yazılıp yüreğime kazanın bu sözleri sayıklayıp durdum. Bu da bu seferki sayıklamam oldu…