O yüzden durmaya vaktimiz yok diyerek yola koyuldular. Hiç durmadan, dinlenmeden yol aldılar. Gecenin karanlığına aldırmadılar. Kar-kış, yağmur çamur, yaz sıcağı demeden yol aldılar. Mevsimlerin felaketi ve iklimlerin rüzgarına aldırmadılar. Bazen rüzgarların kanatlarına bindiler, bazen yağmurların sellerine kapıldılar.
Yürüdüler. Zaten hep yürüyorlardı. Onlar için hayat yolu ya da dağ yolu aynıydı. Sonuçta her ikisi de onları aynı kavgaya çıkarıyordu.
Yollardaydılar. Çünkü yol onlarındı. Onlar da yolların.
Onlar yolları, yollar onları anlatıyordu. Hayata dair hatırladıkları yollardaydı. Hayatlarına dair her şeyi yollarda aradılar. Yıllar geçse de onlar hep ilk günkü heyecanı duyumsuyorlardı. Çünkü geleceğe dair güzel hayalleri ve umutları vardı. Aslında umut kendileriydi. Uğrunda yola çıktıkları umuda dönüşmüşlerdi. Umudu yaratan dağlarda yakılan ateşin bir parçası da onlardı artık. O ateşin etrafında oturmuşlardı. Böylece o ateşten bir parça, aşktan yanan bir yürek olmuşlardı.
Gecede karanlığın içinden akıyorlardı, berrak su gibi. Günün içinden süzülüp çıkıyorlardı, bir sonraki güne.
Kameralarıyla görüntülediler yol arkadaşlarını, yoldaşlarını. Kürt dağlarının yiğit çocuklarını. Genç kızları ile yiğit delikanlılarını. Fotoğraf makineleriyle resmettiler. Aynı kameranın objektifinden baktılar arkadaşlarına. Dağlara, umudun ve hayatın yeşerdiği gölgelerin düştüğü vadilere. Ve aynı kameranın objektifinden baktılar parçası oldukları hayata. Dağlıların hayatının sırlarına erişmekti amaçları. Onlar için dağ, dağlıların hayatı erişilmesi gereken bir sırdı. Onlar için hayat, savaş olan bir yoldu. Bu yolda barışı, başarıyı yakalamak için yürüyorlardı.
Bazen ölüm arkada onlar önde, bazen de ölüm önde onlar arkada yürüyorlardı. Hiçbir zaman kaçmadılar ölümden; korkmadılar. Ölüm hep onlardan korkup kaçtı. O yüzden ölüm onları değil, onlar sürekli ölümü kovaladı. Yaşadıkları koşullar, mekan ne olursa olsun hiç yanlarından çocukluklarını ayırmadılar. Çocukluklarıyla yol aldılar dağlarda, yüreklerinde yaşadılar onu. Ömürleri kısa olabilirdi. Ama çocuklukları uzundu. Kimi zaman çantalarında taşıdılar. Küçücük bir bakışta ya da bir gülüşte duydukları sevinçle çıkarıp önlerine koydular. Bir kez daha çocukça sevinçleriyle gülmeye başladılar. Yitirdikleri, kendilerinden çalınmış çocukluklarını yeniden bulmuş gibi yaşadılar.
Yolculukları, yolları kendileri gibi büyüktü. Her büyük yol ve yolculuk onları yeni bir durağa ulaştırıyordu. Bir adım daha yarına yaklaştırıyordu. İyiye, güzele, doğruya biraz daha yakınlaştırıyordu. Dağlara, ayrı yollarda başladıkları bir hayattan gelmişlerdi. Geldikleri andan itibaren yolları birleşmişti. Çünkü yüreklerinin ince telleri aynı ezgideydi. Yüreklerinin ince çizgilerine dokunulduğunda aynı şarkıyı söylüyorlardı. Dağların herhangi bir yerinde, herhangi bir patikasında onlardan biriyle karşılaşabilirdin. Kendilerinden büyük görünen çantaları sırtlarındaydı hep. Dağ, bayır demeden çantaları sırtında günlerce yol yürürlerdi. Bir dağdan bir başka dağa, bir vadiden bir başka vadiye, bir kamptan bir başka kampa... Fotoğraflarla zamanı dondurmaya, arkadaşlarının yüzlerini ölümsüzleştirmek için o karelerin içine almaya, o güzel gülüşlerini görüntülemeye gidiyorlardı.
Dağların bu güzel çocukları usta ve çıraklarıydı. Yani Halil, Sarya ve Armanc’dı. Birlikte nice günler geçirdiğimiz arkadaşlarım, arkadaşlarımızdı. Birlikte üzülüp, birlikte güldüğümüz, birlikte ağladığımız nice günler geçirdiğimiz yol arkadaşlarımdı. Canımdan, yüreğimin en güzel yerinden birer parçaydılar. Onlarsız günlere alışamadım, alışamayacağım da. Çünkü alışmak ölmektir. Onlarsız bir hayata başlamaya karar vermektir. Oysa bu hayatın dışında başka bir hayatımız daha olamaz. Çünkü bizi bu hayat buluşturdu.
Özellikle bu karlı kış günlerinde onların yokluklarını fotoğraflarına bakarak gidermeye çalışıyorum. Yoklukları giderilemez, biliyorum. Ne edeyim, kendimi avutmak için bu yola başvuruyorum. Ama her şey böylece başlar. Çünkü onların yokluklarına alışmak, bir daha gelemeyeceklerini düşünmek, bir daha görüşemeyeceğimizi kendine itiraf etmek o kadar kolay değil. Yürek burkuyor. Gözlerimi karartıyor. Oysa onların gülüşünün olmadığı bir hayat eksik kalır. Onların bakışının olmadığı bu yollar ve patikalar da yürümek, ateşin başında oturmak, canımı yakar. Ama kendimize itiraf etmekten korksak da bu acı, gerçeğin ta kendisidir. Bu bizim hayatımızın gerçeği. İsteyerek bu hayatı seçtik. Acı verse de sonuçlarına da katlanıyoruz.
Usta ve çıraklarından aynı günlerde ayrıldık. Her birimiz dağların başka bir mekanına gittik. Ama yolumuz ve yoluculuğumuz değişmedi. Yolumuza kaldığımız yerden devam ettik. Usta önde, çırakları arkada yeni günlere yürümeye devam ettiler. Ulaşabilecekleri en son durak olan özgürlük olmasa da ona yakın olan topraklarına düştüler. Önce usta vurulup düştü. Ardından Sarya ve Armanc, ustalarının yolunu izledi. Her birinin vurulup düşmesi, ömrümden bir günün daha eksilmesi demekti. Geride bir ben kaldım. Bana oturup onların yasını tutmak kaldı; bir de onların çırağı olarak, hayattayken yapmak istediklerini yapmaya çalışmak... Vurulup düşenleri yazmak adetim değil. Onları yazmayı beceremiyorum. Çünkü ben onları yaşarken yazdım.
Şimdi dışarıda kar yağıyor. Onlarla birlikte geçirdiğimiz karlı kış günlerindeki anılarımızın çağrışımıyla bu geceyi geçiriyorum. Onları çok arıyorum. Ama onlar artık yok. Sadece yüreklerimizdeki yerlerinde yaşıyorlar.
SEYİT EVRAN: Usta ve çırakları