"Anlam asıldır; sûret yırtılır fakat mânâ sonsuzdur"

                                     ŞİRAZİ

Farisi bir yağmur yağıyor. Karanlık bir gecede kara çarşaflı bir kadın yürüyor. Kadın mı ağlıyor, yağmur mu yağıyor, belli değil. Bir çocuk var kucağında, çocuk solmuş, sureti toprağı çağırıyor. Kadın yalınayak koşmaya başlıyor. Çocuk ağlamıyor.
Kapısı tılsımlı bir eve varıyor, kapı kendiliğinden açılıyor. Gece dışarıda kalıyor. Bir ihtiyarın huzuruna çıkıyor. İhtiyar, bir kadına bakıyor, bir çocuğa bakıyor; anlıyor!
Gözlerinden iki damla yaş akıyor. Çocuğun tenine değiyor. Çocuğun kulağına birşeyler fısıldıyor.
"Esfahan! Esfahan!"
"Ruhumu sana bahşediyorum, diril!" "Esfahan diril, Esfahan diril!"
Ayetler, sureler ruhumdan sesine, oradan çocuğun yüreğine yolculuğa çıkıyor. Çocuk ağlıyor, kadın ağlıyor, ihtiyar ağlıyor. Yağmur zaten yağıyor.
"Tılsım zehir" diyor.
"Adını ESFAHAN koydum. Yılandan ve zehirden uzak tutacaksın!"
Kadın anlıyor. Yağmur yerine Kâbil hançerleri yağıyor. Bir ihanet bulutu dolaşıyor. Kader çizen yıldızlar beliriyor. Gece suskun ve dilsiz bir şahit...
"Kaderi bağlanmıştır, ahit imzalanmıştır. Kurê Jaro!"
Herşey ve herkes kendi yüreğinde yolculuğa çıkıyor. Bütün yürekler ırmakların buluştuğu denize yol alıyor. Mezopotamya bütün yürekleri kendisine çağırıyor. Deniz oluyor, kabarıyor. Mezopotamya Esfahan'ı istiyor!
"En değerli hazineler viranelerde saklanır" diyor. "Viranemde sana kutsal emanetler vereceğim; adı Özgürlük olan, adı Heval olan, adı Dağ olan!.."
Gönlü viran olanın zihni neden ışık saçar, anlıyor Esfahan.
"Tamam" diyor, "Geliyorum ey Kutsal Işığın Anası, ey Sevda Çölü, ey anaların en Mukaddesi! Toprak diriliyor, güneş parlıyor, alnına işaretler düşüyor. Esfahan kaderine bağlanıyor.
Bütün Farisi şehirler örtünüyor. Gerçek gizleniyor. Gece Kahini şair mezarlarını dolaşıyor. İcazet alıyor. Mühür dudaklara basılıyor. Kahin gürlüyor.
"Gerçeği gizlemek hainliktir!"
Esfahan titriyor, yüreği diriliyor, Mezopotamya geriliyor, dağlar bağrını açıyor, Esfahan gerçeği anlıyor. Patikalar daralıyor, yollar kalbin vadilerinde çıkmaza yol alıyor. Bir aşık gibi hayale akarken gerçeği buluyor. Esfahan'ı çağırıyor Mezopotamya:
"Sen gerillasın! Gerilla Kutsal Kitab'a yazılan ilk hecedir. Kelam, gerçeğin ilk gerillasıdır. Bundan sonra adına kutsal bir ışık yağacak; sır dolu, ülke dolu, sevgi dolu bir ışık şelalesi akacak; "HEVAL" denecek."
"Heval Esfahan!"
"Heval Esfahan; sen suya resim çizebilir misin?" diyor Rûpelda.
"Ben dağlara aşkın resmini çizerim Heval" diyor Esfahan.
"Sen her vadide at sürebilir misin?" diyor Rûpelda.
"Ben bütün gerilla yüreklerine açılan vadilerde at sürerim Heval" diyor Esfahan.
"Anlam, sûret ve mânâ nedir?" diyor Rûpelda.
"Anlam asıldır, suret yırtılır, fakat mânâ sonsuzdur."
"Anlam, hakikatin sırlarında gizlidir; suret ihanettir, mânâ şehadettir" diyor Esfahan.
"Gerçeğin parıltıları gözlerinde ışıyor. Gerçeği kimse gizleyemez!" diyor Rûpelda.
"Gerçeği gizlemek ihanettir" diyor Esfahan.
Geceye gerilla yıldızları yağıyor. Bütün vadiler 'HEVAL' diye çağlıyor. Kızvan ağaçları ıslanıyor, gerilla bukleleri uzak kentlere sarkıyor. Gece kuşları şakıyor, Esfahan anlıyor:
"Işık karanlıktan doğar. Karanlık efsunu çözülmedikçe ışığın hükümranlığı gelmeyecek" diyor. Mezopotamya anaç bir silüette gülümsüyor, onun kutsal gölgesini yüzünde hissediyor Esfahan.
"Biz seni dağlara emanet ettik, bakalım zaman ne gösterecek" diyor Mezopotamya.
"Bütün yürüyüşlerimiz senin kalbinedir" diyor Esfahan.
Gerillalar yürüyor, tarih diriliyor, bütün viraneler Mezopotamya ile ahit imzalıyor. Mezarlıklar diniyor, eski savaşçılar bir bir diriliyor. Yeni savaşçılar için isimler bulunuyor. Nazdar deniyor, Cemed deniyor. Nûda deniyor, Baran deniyor. Gerilla makamında şarkılar besteleniyor. Çiçekler diriliyor. Ab-ı rû çeşnileniyor. Bütün sözler kınayla sürmeleniyor. Ateşler yakılıyor, yolbâzlar dinleniyor. Esfahan düşlere dalıyor. Düşler Esfahan'ı kovalıyor.
Esfahan kendini, İrem'i utandıracak güzellikte bir bahçede buluyor. Güleryüzlü bir gecebâz soruyor:
"Adının mânâsı ne?" Esfahan gülüyor, güzelliğiyle bahçeye anlam katan kıza bakıyor.
"Dünyanın yarısı demek. Farisi bir şehirden esinlenmişler" diyor.
"Uzun bir sergüzeşti var ismimin". Sonra hikayenin başındaki anlatıyı tekrar ediyor. Annesi gülüyor, kız dalıyor. Esfahan buğulanıyor. Annesi onları izliyor. Kız soruyor;
"Peki öteki yarısında ne var?" Manidar bir soru olduğunu biliyor. Esfahan susuyor, kız anlıyor, annesi sevinçten ağlıyor.
Son kız ondan önce dağlara gidiyor. Ad beğeniyor. Adını 'İrem' koyuyor. Bir daha da Esfahan'ı görmüyor. Esfahan yüreğine ses veriyor.
"Ondan önce ölmeliyim" diyor. "O benden önce gitti, ama ben ondan önce ölmeliyim" diye tekrar ediyor.
"Tütün sarar mısın Heval Esfahan? diyor bir gerilla. Düşler, ruhunu hızla terk ediyor. Gerçeğe dönüşü, saçlarını ıslatan yağmur sayesinde oluyor.
"Sorarım Heval!" diyor. Karıncaları düşünüyor; iki kursaklı varlıkların sırlarını anlıyor. Biri kendi için, ötekini aç olan karınca için dolduruşunu, gerektiğinde onu besleyişini kavrıyor. 'Ahtapotların neden üç kalbi olur?' diye düşünüyor. Onu çağıran sesin büyüsüne kapılıyor. Kefiyelere yazılmış dağ şiirlerini okuyor, vadi boylarında unutulmuş çiğdemlere fısıldanan gerilla hasretlerini topluyor. Toprağı okuyor, eşeliyor, taze kan kokuyor. Sabah çiğdemlerinin açışını, çiğlerin düştüğü yeşil palamut yapraklarından gerilla hüzünleri topluyor, gönül matarasına dolduruyor. Ateş böceklerinin gözlerine emanet bırakılmış gerilla hatıratlarını 'kavgada lazım olur' diye palaskasına asıyor. Kelebek kanatlarına yazılı bütün gece türkülerini yüreğine uçuruyor. Sırt çantasına gerilla yüreklerinden derilmiş cesaretler dolduruyor.
"Aşkı da, yaşamı da biz yaratacağız! Özgürlüğü bu dağlara biz yazacağız. Biz Kutsal ülkenin Mukaddes yolcularıyız."
İçindeki ses gürlüyor. "Esfahan seni bekliyorum, son kavgaya çağırıyorum."
Bekleyen ve çağıran; Kurê Jaro'dur. Anlıyor. Yüreğinde efsaneler diriliyor, Esfahan çatışıyor.
"Geldim işte, Kutsal Sular aşkına, Kutsal Emanetler aşkına, Gerilla Şehadetleri hatırına..."
Esfahan çatışıyor, yanıbaşına biri düşüyor. Bir otuzbeş oluyor. Otuzbeş yürek, otuzbeş can elleriyle yüreklerindeki kanı boşaltıyor. Kan Irmağı, Mezopotamya Denizi'ne çıkıyor. Mezopotamya gürlüyor:
"Esfahan çekil, tılsım zehir!.. Esfahan çekil!"
"İsmim şehadet yüzüğünün taşına yazıldı, çekilmem!" diyor.
Bir şarapnel parçası havada kavisler çiziyor. Esfahan yüreğini açıyor, "gel" diyor. Şarapnel daveti kabul ediyor, kızgın çelik eti yakıyor, deliyor, kızgın yürekteki yatağına oturuyor. Çelik-yürek... Metal içeride eriyor. Esfahan hala ateş ediyor. Mezopotamya ağlıyor, yağmur yine yağıyor. Esfahan yere düşüyor.
Kurê Jaro... Efsaneler diriliyor. "Zehirin oğlu, zehir olur" diyor Mezopotamya.
"Tılsım zehir!"
"Esfahan diril!"
Zehir-diril... Gerilla konuşuyor. İrem sesleniyor. Esfahan gözlerini açıyor, görüyor, mutlu gülümsüyor.
"Kalk seni almaya geldik."
"Olmaz tılsım bozuldu" diyor Esfahan. İrem'e gözleriyle yıldızlardan bir buket yıldız çiçeği bahşediyor.
İrem anlıyor, gerillalar biliyor, her şey zaten anlaşılıyor.
Gözlerinin önünden çıplak ayak ve hızlı adımlarla annesi koşuyor. Elinde bir çocuk sureti toprağı çağırıyor. Tılsımlı eve giriyor. İhtiyar efsunlu sözler söylüyor:
"Tılsım bozuldu" diyor. "Esfahan zehirler buluştu. Kurê Jaro'da otuzbeşler halkasına eklendi, artık yapacak bir şey yok."
Kadın geceye çıkıyor, yağmura koşuyor. İhtiyar büyücü hayatının son nefesini rüzgarlarla Kurê Jaro'ya salıyor, yetmiyor, "Tılsım bozuldu bir kere". Kadın bir dağ çiğdemiyle uçuruma varıyor. Esfahan'a yol alıyor, oğluyla buluşuyor. İrem, Kurê Jaro'da ağlıyor. Bütün gerillalar geceye dalıyor. Esfahan son kelâmını söylüyor.
"İnsan doğarken nasıl ki yalnızsa, ölürken de öyle olmalıdır."
Bütün Farisi şehirler, bütün Farisi şehirlerdeki geceler, bütün o gecelerde gezen Farisi şairler her birden Esfahan'a dönüyor. Esfahan yağmurlarla geliyor.
"Esfahan... Esfahan... Esfahan..." Gece, seslerinden yırtılıyor.
Tus, Şiraz, Tebriz, Nişapur, Kirmanşah; yüzlerini Mezopotamya'ya, yüzlerini onun oğlu Esfahan'a dönerek;
"Mânâ sonsuzluktu. Mânâ'nın sırlarını yüreğinle ifşa ettin; 'mânâ şehadettir' dedin ve hoşgeldin şiir bahçemize."
Aşk, Esfahan suretinde bir yıldız oldu Mezopotamya göğünde... İrem dağlarda dolana dursun."
"Ne güle, bülbüle bâkî, â gözüm bağ-ı cihan
Kime yâr oldu, muradınca felek-i devr-i zaman"

*Ümraniye E Tipi Cezaevi  D-3 İstanbul-20.05.2014