İnsanlık, binlerce yıl gökyüzü düzeninin yeryüzünde de kurulması olarak özetlenebilecek “şahir/sur devletleri” sürecini yaşadı. İnsanın nur topu gibi kaleleri, duvarları olmuştu artık. Burjuva devrimleriyle birlikte, kısa süren “özgürlük, eşitlik” şenliğinden sonra, “sınır”, “bayrak”, “ulus”, “ulus devlet” kavramları ve sembolleriyle halklar arasına yeni duvarlar örülmekle kalmadı, bu algı ezel ve ebet ilan edilerek dünya, halklar ve diller hapishanesine dönüştürüldü. Paradoksal bir ihtişam olarak uzaydan bakınca Çin Seddi’nin göründüğünden söz edilmesini; Kıbrıs’ta Rauf Denktaş döneminde çekilen bir uzay fotoğrafında Kıbrıs’ın, el çabukluğuyla kalın bir sınırla ikiye bölünmüş olarak gösterilmesini, sınır/duvar algısına ait iki çarpıcı örnek olarak hatırlatmak isterim. Yeryüzü ve gökyüzü tanrılarının mutlak isteği olarak yaratılan ve duvarlara yüklenen bu “kader/keder” algısına rağmen, uzaydan bakınca devletlerin, ulusların ve sınırlar görülmemesi ise ütopyamızla örtüşen bir durum...(Sözün burasında, Bertolt Brecht’in “Nereye gittiler dersin, Çin Seddi’nin bittiği gece duvarcılar?” dizesi, başka anlamlandırmaların yanı sıra dizesi, duvarlardan şüphelenmek ya da duvarlara kanmamak olarak da okunsun isterim...)
Yüzyıllardır, gerek emperyalistlerce gerekse de işbirlikçilerince her parçada “bir acıya kiracı” olarak yaşatılan Kürtler’in tarihi, “duvar”, “sınır” kavramları üzerinden de okunabilir. Çok özetle Kürtler açısından yakın tarih, sınırların cetvelle çizilerek parçalanarak değişik ulus devletler sınırları içinde “mecburi” yaşama kaderi/kederi olarak yaşandı. İnkâr ve asimilasyona dayalı sömürgecilik halkların zorunlu iskanı olan sürgünlere koşut olarak dilde zorunlu iskanı da içererek Kürtleri ülkesiz ve dilsiz bırakmayı üstlendi. Dilin, dillerin önüne zorunlu ve meccani (bedava) Türkçe duvarının örülmesiydi bu. Bunun tarihsel ve güncel sonucu; Kürtlerin kendi ülkesinde kendini sürgün hissetmesi, kendini kendi evinde hissedememesidir. Şimdilerde de ayak bağımız olan “zamanın ruhu”, bir kez daha İbn-i Haldun’un “Coğrafya kaderdir”, sözünü hatırlatıyor. Hal böyle olunca, Ortadoğu’daki gelişmeler, Nusaybin Belediye Başkanı Ayşe Gökkan’ın bir yanıp bir sönen tarihi “duvar eyleminin”, ötesinde daha derin bir sorunu işaret ediyor. Bir tarafta Abdullah Öcalan’ın “Ortadoğu Federasyonu” olarak özetlenebilecek, “sınır olmayan sınırı“ içeren tarihi önerisi, öte yanda Kürtlerin tarihen ve siyaseten yeniden bölünmesinin bölgenin yeni muktedir adayı devlet(ler)ce pekiştirilmesi iki farklı konumlanış olarak algılanmalıdır.
Aslında tüm kazanımlarına karşın Irak Kürdistanı’nda olan Barzani’nin temsil ettiği siyasal aklın ve pratiğin, AKP muktedirlerine “sınırları açarak” ama Kürt Özgürlük hareketine ve Rojava Devrimi’ne “duvar örmesi”dir. Şivan’ın orta mektep müsameresine benzer bir ritüel içinde “konu mankeni” ya da “gölge fenomen” olarak sesiyle bu yeni duvara ses harcı olması trajiktir. Kürtlerin “Kewê Ribat” (Kınalı keklik sesi) olarak değer biçtikleri Şivan’ın devlet(ler)in, dişleri boğazında zalimlerin sesi olarak değil “Kewê Ribat”ı olarak dönmesi, Edward Said’in yaptığı gibi elinde taşı sınırın öte yakasına, zalimlere fırlatması gerekirdi.
Öte yandan, devletin yeni sahibi muktedirlerin ördüğü “Duvara” karşı bir sivil itaatsizlik eylemi olan Gezi İsyanı’nın, Lice’de devlet dersinde öldürülen Medeni Yıldırım’ın öldürüldüğü andan itibaren boyut değiştirmesi de bu bahse dahildir. Bu “kırılma”nın iki şekilde tezahür ettiği söylenebilir; biri kendilerini “sosyalist” olarak tanımlayan bazı gelenekler dahil “ulusalcıların” duvarının ve hegemonya girişimlerinin kırılmasıydı. İkincisi ise, “başkasının acısına bakmanın” gecikmiş farkındalığıyla isyanın “özgürlükçü” anti otoriter algısının Kürt bahsini içeren enternasyonalizme yönelmesi... Gezi İsyanı farklı nitelik ve niceliğiyle iki sürpriz armağan etti: Ankara ve Antakya direnişi. Özellikle Antakya, Suriye-Rojava hakikatlerine de bağlı olarak devletin sınır algısı karşısında kitlesel bir militanlık sergileyerek, coğrafyasına sahip çıkarak tarihe geçti. Devletin kendi sınırlarını El Kaide başta olmak üzere “tarihin marangoz hatası” gruplara peşkeş çekmesi karşısında, içinde sorular, sorunlar taşısa da bir başka duruşu temsil ettiği için kıymetlidir Antakya direnişi.
Devlet çeşmesinden su içmeyi reddeden, tabusuz-tapusuz olan sanat/edebiyat, kendini özgürlük yanlısı duvar ve sınır karşıtı olarak tanımlar. Bu algıdan kasıt; uzun erimde sınır/duvar tanımazlık, sınırsız, devletsiz bir gelecek ütopyasını içerirken, “hemen şimdinin” hali olarak da “duvar olmayan duvar”, “sınır olmayan sınır” hatta “devlet olmayan devlet” talep eder. Devletlere, sınırlara değil özgürlüklere kayıtlı “Aleyhistan’da yeni bir lehçe” olmanın muradındaki “sınır tanımayan şairler/sanatçılar” dillerini ve eylemlerini bu temel varoluşa göre de kurarlar. Bu nedenle sınır/duvar travmasının en yoğun yaşandığı Kıbrıs’ta, şair Mehmet Yaşın’ın “Duvarları aşabilene derler sevgili,/ ama ne eksik ne fazla iken uçamazsınız...” dizelerini politik-poetik bir manifesto olarak okumak da yarar olabilir.
“Duvar” dahil gelişmelerin tümünü bir şiir üzerinden okumak/açıklamak mümkün. Bazı şiirler bazı zamanları beklermiş, diyerek bir şaire/şiire yolumuzu düşürelim. Dil ve ülke sürgünü Cemal Süreya’nın zamanı eskiten “Ortadoğu IV” şiiri sanki son yılların güncel tartışma konusu olan Irak Kürdistan’ı, Rojava ve daha genelde Ortadoğu için yazılmıştır:
“Zaman mı? değil zaman/ Akan zaman değil mesafelerdir/.../ Biz kırıldık daha da kırılırız/ Ama katil de bilmiyor öldürdüğünü/ Hırsız da bilmiyor çaldığını/ Biz yeni bir hayatın acemileriyiz/ Bütün bildiklerimiz yeniden biçimleniyor/ Şiirimiz, aşkımız yeniden,/ Son kötü günleri yaşıyoruz belki/ İlk güzel günleri de yaşarız belki/ Kekre bir şey var bu havada/ Geçmişle gelecek arasında/ Acıyla sevinç arasında/ Öfkeyle bağış arasında/.../ Biz kırıldık daha da kırılırız/ Doğudan Batıya bütün dünyada/ Ama kardeşin kardeşe vurduğu hançer/ İki ciğer arasında bağlantı kurar/ Büyür, bir gün, zenginleşir orada/.../ Biz kırıldık daha da kırılırız/ Kimse dokunamaz bizim suçsuzluğumuza.”
Bir kez daha altını çizmek gerekirse, devletin gittiği her yere “dinler” de gider. Devletlerin gittikleri her yere, sınırlar, duvarlar da gider. Kürtlerin arasına, gerek kendi egemenlerince gerekse de kendi “içlerindeki” iktidarlarca çekilen duvarların aşınması ve aşılması, tarihen ve siyaseten eskimiş verili ulus devlet paradigmalarını ve bunun zihinlerde ördüğü duvarları/sınırları reddetmekle de mümkündür. Bu nedenle önümüzdeki on yıllar için; “Bütün mümkünlerin kıyısında” diye bir cümle kurmak mümkündür. Ömer Hayyam, uzak geçmişten kulağımıza şöyle fısıldamıştı: “Koca dünya: Uzayda bir toz zerresi.../ İnsanların tüm bildikleri: sözcükten ibaret!” Evet, belki de dünya, kendisi “duvar” olan bir sözcükten ibaret: Devlet... İnsanlık şimdiye kadar insandan “devlet” yaparak ve bunu tarihen/siyaseten matah bir şey sanarak günümüze evrildi. İnsanlığın “devlet” sözcüğüyle arasına bir başka “duvar” örmeden, devletten insan, insandan devlet yaparak başka bir dünya/Ortadoğu yapması mümkün görünmüyor...
SEZAİ SARIOÐLU: Devletten kaçarken ‘duvara’ tutulmak