Geride bıraktığımız üç yıl boyunca politik her gelişimin Gezi ile bağının olmadığını söylemek zor. Gezi bu anlamıyla siyasetin kendisini yeniden üretirken görmek zorunda olduğu güçlü bir referans. Bu referansın henüz siyaset üzerinde olumlu yansımalarının yaygın bir hal aldığını söyleyemesek de, hiçbir şeyin eskisi gibi olamama hali Gezi öncesi ve sonrasındaki kırılmanın onarılamaz olduğunu bize gösteriyor. Sol’dan Sağ’a tüm muhafazakar siyasetin Gezi ile boğuşmak zorunda kalıyor olması bir yanıyla gecikmiş bir teorik yenilenme baskısından, bir yanıyla da yeni eylemsellikle buluşamamaktan kaynaklanıyor diyebiliriz.

Öncesinde, neoliberal politikaların yerleşme sancılarıyla biçimlenen emek sermaye ilişkileri ve buna bağlı oluşan yeni toplumsal ilişkiler büyük bir dönüşüme neden oldu. Fordist üretim ilişkilerinden ve Keynesyen sosyal üretim alanının düzenlemesinden kopuşun gerçekleşmesi uzunca bir süre aldı ve bu süre boyunca yeniden biçimlenen toplumsal alan siyasetin belirlenimini her seferinde daha fazla muhafazakâr dinamiklere bıraktı. Muhafazakar siyasetin sermaye ve onun döngüselliğindeki üretim süreçleriyle olan güçlü bağı yeni gelenin çözümlenmesini, anlaşılabilirliğini engellediği kadar, yeninin üretimini de geciktirdi. 

Sermayenin yeni üretim formu ile emeğin yeni dünyasının buluşması fabrika toplum düzeninden kapitalizmin yeni üretim alanı olan kent düzlemine taşınırken, fabrika toplum düzlemindeki emeğin toplumsal alandaki görünümü de büyük bir dönüşüm geçirdi. 70’lerin ortasından itibaren emek sermaye ilişkilerinde yaşanan bu dönüşüm, artı değer üretim ve aktarımlarını ve buna bağlı toplumsal ilişkileri neredeyse kırk yıl boyunca yeni kapitalizm kültürünün oluşumunda araçsallaştırdı. Toplumsal tüm gereksinimler yeni kapitalizmin üretim sahası içine çekilebilen ve politikadan yalıtılabilen bir talep unsuruna dönüşürken, toplumsal kültür emeğin belirleniminden uzaklaşarak, kapitalizmin belirlenimi ekseninde gelişimini sürdürdü. Bu toplumun siyasetsiz kalışıydı ve bunun sonuçları topluma hak yoksunluğu, yoksulluk, işsizlik ve savaş olarak döndü.

Yoksulluk küresel neoliberal dönemim belki de en belirgin göstergesi. İşsizlik, savaş gibi toplumların, halkların karşı karşıya kaldığı büyük sorunların yanında, farklı yerelliklerde ortaya çıkan hak yitim sahneleri küresel sistemin yarattığı büyük maliyeti ortaya koymakta. Gelir bölüşümü rakamları aritmetiksel algıyı zorlayacak boyutlara ulaşmış bir dünyada yaşıyoruz. Özgürlük söyleminin bu denli yaygın kullanılmasına rağmen siyasi hak kısıtlamaları, toplumsal hak yitimleri her geçen gün artmakta. Dünya topyekûn baskıcı rejimler sarmalına sürüklenirken, demokrasi neredeyse alışveriş özgürlüğü ile eş anlamlı bir yere sıkıştırılmakta. Finansallaşma olarak nitelenen birikim süreci kendi sanal dünyasını gerçeklik olarak sunmaya devam ediyor.

Bu altüst oluş yeni bir siyasetin oluşumu için en elverişli koşulların yaratımıdır aynı zamanda ve öyle de olmuştur. Tüm dünyada 90’ların sonunda başlayan sistem karşıtı hareketlerin sokağa çıkışı ve sesini duyurmaya başlaması önemli bir gelişmeye neden oldu. Sistemin saldırılarına karşı eski sınıfın yerini almaya aday yeni sınıf, şimdi kendisini hem fabrika toplumun kendisine biçtiği maddi üretim ve sınırlı mekan kısıtlarından kurtarıyordu hem de tekilliklerin büyük buluşmasına olanak sağlayacak siyasal öbekleri örebiliyordu. Bu yeni oluşumsallık başka bir dünyanın mümkün söylemini de yeniden tanımlamaktaydı. 

Gezi tüm bu küresel gelişmelerin geç kalmış bir Türkiye yanıtıdır. Kısa bir yazı çerçevesinde bu denli karmaşık bir başlığı çözümlemek tabi ki olanaklı değil, ama Gezi üzerine her kelam dünde kalanı anlatan değil, yeniden üretileni anlatmada başvurulması gerekli olandır. 

Henüz tanımlanmamış olanın büyük bir siyasal hareket içinde kendisini oluşturma çabası ve ortaklaşma arayışı yeni sınıfın ve mücadelenin nasıl biçimlenebileceğini bize Gezi ile düşündürdü. Bu yeni hareket belirlenimli gelişmiyordu ve tüm belirleme çabalarına karşı da direniyordu. 

AKP iktidarının, Saray'ın özellikle Gezi sonrası hızla otoriter siyasetini daha görünür kılması, farklı taktiklerle toplumsal devinimi bastırmaya, hak ve özgürlük mücadelelerini toplumsal karşıtlıkları ve düşmanlıkları yeniden üreterek yok etmeye çalışması aslında bugünden yarına oluşan yeni siyasetin gücünden de kaynaklanmakta. 

Kitleselliğinin eksikliği bizi yanıltmamalıdır, tüm toplumu davet eden ve kendi siyasetini var etmeye çağıran bu süreç, bugün sistem krizine en güçlü yanıtı ve mücadeleyi vermekte. Yeni siyasetin anarşizan estetiği, siyasetin muhafazakarlığını bizzat ortadan kaldıracak güç olan toplumsal emeği mücadeleye çağırmakta. 

Halkların Demokratik Kongresi’nin ve Halkların Demokratik Partisi’nin en önemli gücü de bu çağrıyı yapabiliyor olmasından kaynaklanıyor. Belirleyici olma iddiasına tutsak kalmadan, birarada yaşamın ancak toplumsal emeğin hak ve özgürlük istemleriyle örülmesi gerekliliğine vurgu yapandır HDP. Bu büyük buluşmaya katılanların özgüllüklerini koruması, otonom karakterinin aşınmaması, çokluğun yan yana gelişi ve örgütlenebilmesi anlayışı ortak zenginliğin üretimi için ilk adımı oluşturmakta.  

Gezi’den yarına bakabilmek Gezi sürecinin öncesi ve sonrasındaki yaşanmışlıkları siyasete taşıyabilmekle mümkün. Bu, Gezi güzellemesi yaparak değil, Gezi’yi kendi kulvarı içine sıkıştırarak değil, Gezi’den çıkarılan derslerle yol alma gibi bir derde savrularak değil, Gezi olmakla mümkün. Gezi’de gerçekleşen büyük buluşma arzusunu şimdi toplumsal emeğin her öbeğiyle sağlayabilecek bir siyaseti, sınıfsal mücadele hattını yitirmeden yapabilir olmak, nihai bir hedefe odaklanmış bir sınırlılık içinden değil, uzun yolculuğumuzu radikal demokrasi anlayışıyla sürdürerek gerçekleştirebiliriz. Biliyoruz ki; Gezi’den Cizre’ye, Rojava’ya, Sur’a, kadar toplumsal emeğin içinde örülen duygusal bağlar demokratik direnişin artık en güçlü öznesidir ve bu özne bizi yarına taşıyacaktır.