
İçişleri Bakanlığı verilerine göre son 7 ayda 49 bin 500 kadın şiddet gördü, her gün 5 kadın öldürüldü. Yargı kararları, kadın katillerinin ‘tahrik indiriminden’ yararlandığı birçok karara imza attı.
AKP, 2011 yılında yeni şeklini verdiği Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı aracılığı ile kadına yönelik şiddetle mücadele yöntemini ve sorunu aile ve 3 çocuk ekseninde çözmek istediğini gösterdi. Sağlık alanında yaşanan köklü değişimler kadınların hayatını daha da zorlaştırırken Kürtaj ve sezaryen tartışmalarıyla bardak taştı. Medyanın cinsiyetçi kalıpları tekrar eden, şiddeti körükleyen ve özendiren yayınları ise hız kesmeden devam ediyor.
Feminist avukat Hülya Gülbahar 2012’de kadınların maruz kaldığı şiddeti yorumlayarak, yılın önemli gelişmelerini değerlendirdi.
Kadına karşı şiddet konusunda nasıl bir yıl geçirdik?
Türkiye açısından hiçbir koşulda, hiçbir biçimde kadına yönelik şiddette azalma yok tersine artma ivmesi aynen devam ediyor. Devletin kadınların en temel insan hakkı olan yaşam hakkını bile koru(ya)madığı, kadınların ve kız çocuklarının yüzde 42’sinin sistematik şiddete maruz bırakıldığı Türkiye’de, kadına karşı şiddet artarak devam etti. Şiddet derken sadece kadın cinayetlerini ve fiziksel şiddeti anlamayalım, son bir yıl içinde Diyarbakır’da doğum yapan 18 yaş altı çocuk kadınların sayısı 1800’e ulaştı. Bu durum zorla ve erken yaşta evliliklerin ve kürtaj yasaklarının bir sonucu. Türkiye’de geçtiğimiz yıllardan başlayarak özellikle Başbakan’ın ‘üç çocuk doğurun’ söylemiyle birlikte zaten kamu hastanelerinde kürtaj olanakları kısıtlanmıştı. Bu yıl da yine Başbakan’ın kürtaj ve sezaryene ilişkin açıklamaları nedeniyle, ülkenin neredeyse hiçbir yerinde kadınların kürtaj yaptırabileceği hiçbir yer kalmadı. Yasa çıkmamasına rağmen, özel muayehanelerdeki jinekologlar da bu operasyonu yapmaktan çekiniyorlar. Bu nedenle çocuk yaşta çok sayıda kadın anne olmak zorunda kalıyor. Ya da tecavüz sonucu oluşan gebeliklerde çocuğu doğurmak zorunda kalıyor. Bu da kadına yönelik şiddetin bir biçimi.
Kadına karşı şiddetin diğer biçimlerinde ne tür örneklerle karşılaştık?
2011 25 Kasım’ından bu yana kadına şiddet konusunda Türkiye tarihinde bir ilk daha yaşandı. Mersin Akdeniz Belediyesi İŞTAR Kadın Merkezi’nde yaşanan olayda olduğu gibi, kadın danışma merkezlerinin basılıp, çalışanları tutuklandı. Oraya psikolojik ve pedagojik danışmanlık hizmeti almak için gelen kadınların kesinlikle mahrem olması gereken özel bilgilerine el konuldu. 2012’nin 25 Kasım’ına girerken ne yazık ki, gözaltına alınan kadın sendikacı sayısının katlanarak devam ettiğini görüyoruz.
Kadınlar çalışma hayatında ne tür sorunlarla karşılaştı?
İstihdam alanında yoğun sorunların yaşandığı bir yıl geçirdik. Hükümetin izlediği neoliberal politikalar sonucu emek-işgücünün ucuzlarken, sendikasızlaştırma operasyonları da hız kesmeden devam ediyor. Kadınlara pozitif ayrımcılık olarak gösterilen 48 ay sigorta primlerinin devlet tarafından ödenmesinin fiili hayatta karşılığı; devletin sağladığı bu kolaylıktan yararlanmak isteyen işverenlerin, meslek kurslarından mezun olan kadınları işe alıp, 48 ay daha düşük maliyetle çalıştırıp, 48 ay biter bitmez kapı önüne koymasıdır. Bu tür geçici çözümler kadınların çalışma hayatına katılımını çözmemektedir. Kreşlerin arttırılması ya da kadınlara kreş yardımı verilmesi konuları da kağıt üzerinde kalan soyut temennilerden öteye gidememiştir.
Kadına karşı şiddeti önleme konusunda yasaların yeterli olmadığını sürekli dile getiriyorsunuz. Bu alanda yıl içinde neler oldu?
Bu yılın en önemli gelişmelerinden biri de kadına karşı şiddeti önleme kanunun çıkartılması oldu. Kadın örgütlerinin büyük mücadelesi ve müdahalesine rağmen çıkartılan yasa, ihtiyacı karşılamaktan uzaktı. Şiddet yasası çerçevesinde ne yazık ki şiddetle ilgili çalışmaları kadın sivil toplum örgütleriyle beraber koordine edecek bir mekanizma oluşturulamadı. Kadına yönelik şiddet davalarında kadın örgütlerinin müdahil olma talebi reddedildi. Kadına yönelik şiddet olaylarında arabuluculuk ve uzlaştırma girişimlerinde bulunulamayacağına ilişkin ibareler asla yasa metnine konmadı. Bunlar ve benzeri aksaklıklar yasanın uygulanmasını son derece zorlaştıracak aksaklıklardır.
Yasadaki diğer pürüzler neydi?
Kadına yönelik şiddet için 7 gün 24 saat kadınlara hizmet verecek ŞÖNİM dediğimiz, şimdi ise KOZA adı verilen şiddet önleme ve izleme merkezlerinin kurulması için kadın örgütleri büyük bir mücadele vermiştir. Fakat Başbakanlık tarafından şiddet yasasındaki ŞÖNİM’lerle ilgili maddeler budanmış ve 5600 kadro 300 kişiye indirilmiştir. Ancak kürtaj eylemleriyle yükselen kadın hareketinin kararlılığı ve kadına karşı şiddetin durdurulamaz artışı, hükümeti bu konuda adım atmaya zorladı. Kamuoyuna yapılan açıklamalardan öğreniyoruz ki, 25 Kasım itibariyle birçok kentte bu merkezleri açmaya başlayacaklar. Bu merkezlerin açılması son derece önemli, kadınlar her türlü hukuki sorunları, psikolojik danışmanlık ve iş danışmanlığı hizmeti almak için buralara başvurabilecekler ve bu merkezler yasal olarak 7 gün 24 saat hizmet vermek zorunda olacaklar. Fakat bu merkezlerin bağımsız sivil toplum kuruluşları (STK) tarafından desteklenmesi konusu çok ciddi bir problem. Kamuoyuna yansıyan bilgilerden bu merkezlerin içine bir de STK odası açılacağı söyleniyor. Bir devlet dairesine STK odası açmanın hiçbir anlamı yoktur, bu yanlış bir uygulama olacaktır. Tam tersine bağımsız kadın gruplarının mesafeli bir şekilde onlarla çalışmaları izleyip denetlemesi gerekir.
Öte yandan pilot uygulama yapılan illerde görüyoruz ki, iktidar partisi dışındaki belediyelerin açtıkları danışma merkezleri ve işlettikleri kadın sığınma evlerini tek tipleştirme ve Bakanlık kontrolüne alma girişimleri başlamış bulunuyor. Bunlar bağımsız kadın hareketinin bağımsızlığına zarar verecek son derece tehlikeli girişimlerdir. Bu sürecin açılacak ŞÖNİM’lerle birlikte sona ermesi ve bağımsız kadın örgütleriyle Bakanlık birimleri arasında sağlıklı bir iletişimin kurulması gerekiyor. Burada kural, bağımsız kadın hareketinin kadın danışma merkezlerinin de içinde olduğu çalışmalarının desteklenmesi, engellenmemesi tam tersine bağımsız kadın örgütlerinin kendi alanlarındaki bilgi, birikim ve deneyimleriyle kamuya ait kurumları denetlemesi, yol göstermesi ve çalışmalarına destek vermesidir.
Kadına karşı şiddet neden bu kadar yaygın?
Türkiye’nin ilk imzacısı olduğu Avrupa Konseyi İstanbul Sözleşmesi’nin içinde defalarca vurgulandığı gibi kadına karşı şiddet kadınlarla erkekler arasındaki toplumsal güç eşitsizliğinden kaynaklanır. Bu güç eşitsizliğini ortadan kaldırdığınız takdirde kadına karşı şiddet meselesini çözmek mümkündür. Kadınlarla erkekler arasındaki her alandaki eşitsizlikleri körüklemek kadına karşı şiddeti tam tersine arttıran bir durumdur. Nitekim Türkiye’de kadına karşı şiddetin dünya ortalamalarını katlayarak artmasının ana nedeni kadın-erkek eşitliği konusundaki Hükümetin bu eşitliğe inanmayan politikalarıdır.
Son olarak medya ve iletişim araçları kadına karşı şiddet konusunda nasıl bir yıl geçirdi?
Korkunç bir yıl geçirdi diyebiliriz. İstisnalar dışında medya da kadına karşı ayrımcılık, kadına karşı şiddet, kadına karşı işlenen nefret suçları, kadınlar ve kadınlara ait görünen her türlü deyimin aşağılanması ile yoğun bir yıl geçirdik. Spor basınında bu yıl gerçekten kadına karşı ayrımcılığın doruk noktasını yaşatan gelişmeler yaşandı. Günlük bir futbol gazetesine AMK isminin konması olayında olduğu gibi. Medya izleme grubunun, bütün kadın örgütlerinin ve kadın gazetecilerin bu konuda yaptığı eleştirilere aldıkları cevap, gazetenin adının değiştirilmesi yerine, kadın örgütleri dahil herkese tazminat davası açılması oldu. Diğer futbol gazetelerinin özellikle uluslararası karşılaşmalarda yabancı futbol takımlarının erkek oyuncularının kıyafetlerini seksi kadın pozlarıyla değerlendirerek aşağılayıcı bir dil kullanmaları da bu yılın rahatsızlık veren olaylarından biriydi. Günlük yayın organlarının internet versiyonları, kullandıkları fotoğraflar açısından porno sitelerini aratmayacak seviyeye ulaşmış durumda.
Örneğin, çocuk gelinlerle ilgili bir haberin başlığı ‘Lolita evliliği arttı’ şeklindeydi. Zorla evlendirme ve çocuk gelinlerden bahsediyoruz. Bir başka haberde de kadına karşı tecavüzü hararetli bir sevişme fotoğrafıyla süslemişlerdi. Tecavüzle, rızaya dayalı cinsel ilişki arasında hiçbir fark yokmuş gibi kafaları karıştıran, tecavüze uğrayan kadınla eğlenen ve özendiren bir haberdi. Bu örnekleri çoğaltmak mümkün. Medyanın en önemli özelliklerinden bir tanesi de, kadın sivil toplum örgütlerinin kadına karşı şiddetle ilgili vermek istedikleri haberlere uyguladıkları sansür ve oto-sansürdü. Ne yazık ki kadına karşı şiddet yasası tartışılırken bile, şiddete son platformunda bir araya gelen 250’i aşkın kadın örgütü ile bakanlıkta görüşmeler devam ederken, bir takım televizyon kanallarında kadın STK’larıyla alakası olmayan bir takım kadın hukukçu, gazeteci, akademisyenler, kadın STK temsilcileri olarak tanıtılarak programlar yapıldı. Sırf kadın örgütleri temsilcileri medya aracılığıyla eleştiri ve itirazlarını kamuoyu ile paylaşamasınlar diye. Bu yılın en önemli sıkıntısı kadın STK’lara uygulanan sansür uygulamasıydı.
BETÜL KILIÇ/İSTANBUL