Psikiyatri profesörü, yazar ve siyasetçi Cengiz Güleç, fiziksel şiddetin dışındaki sözel şiddetin neredeyse toplumun mayasında olduğunu söyledi.

Geleneksel aile modelinde ve çocuk yetiştirme tarzında şiddetin dıştalanmadığını belirten Güleç, “Bu durum, bu coğrafyanın arkasındaki bir sürü tarihsel olayla açıklanabilir” dedi.

Hacı Bektaş Anadolu Kültür Vakfı Alevi Enstitüsü Başkanı, İnsan Hakları Akademisi Bilim Kurulu, Barış Meclisi, Felsefeciler Derneği ve Felsefe Akademisi üyesi, psikiyatri profesörü Cengiz Güleç’le, katliamların toplumsal etkisini ve şiddeti konuştuk.

 

Birçok düşünür 20. yüzyılı “kaygı çağı” olarak nitelendirmişti. Sizce bu görüşler bugün için de geçerli mi? 

20. yüzyılın “kaygı çağı” olduğuna dair kanaati; sosyal psikologlar, biraz filozoflar, ağırlık olarak da belki ruh hekimleri taşıyor, diyebiliriz. Yalnız biz daha özgül anlamda kaygıyı şöyle tanımlayabiliriz: Kaygı, en geniş anlamıyla, fiziksel ve ruhsal bir bütünlük olan insan organizmasında değişik nedenlere bağlı olarak ortaya çıkan gerilimlerin yol açtığı acı verici duygusal bir deneyimdir. Kaygı, korkuyu içerse de korkudan farklıdır. Çünkü kaygının kaynağı, kökeni ve nesnesi belli değildir yani bir anlamda kaygı, kişinin endişe ve tedirginlik halidir. 

Korku ise nesnesi, kaynağı ve kökeni belli olan ve bizi bir anlamda tehdit eden bir durumda yaşadığımız durumdur. Korku, sağlıklı, nesnel, hatta kimi zaman da uyuma dönük, insanın uyumunu bu korku nesnesinden ya kaçma ya da mücadele etme şeklinde eyleme sürüklediği için normal insan hayatında karşılaşabileceğimiz bir durumdur.

Sosyal filozofların, psikologların 20. yüzyılın “kaygı çağı” olduğunu söylemesiyse biraz problemli durum. Eğer kaygı insanın varlık yapısına ait, onun neliğine ve varoluşa ilişkin ontolojik bir özellikse neden sadece 20. yüzyıla ait olsun ki? 

Tarih sahnesinde insan, hiçbir zaman kaygıdan ve varoluşsal kaygıdan azade olmamıştır. Ama 20. yüzyılda bu vurgu neden çok fazla öne çıkıyor dersen bence varoluşun anlamı ve değeri üzerine modernitenin çökmesiyle alakalı bir durum. 

Bildiğiniz gibi, 19. ve 20. yüzyılın başında modernite bir yaşam biçimi, bir değerler demeti, bir toplumsal proje daveti olarak göklere çıkarıldı. Buna ulus-devlet projesi, kapitalizmin gelişmesi, serbest piyasanın neredeyse tüm hayatı şekillendirecek unsurları ve en önemlisi de “tarihin altın çağına” doğru ilerleme fikri de eklenince modernite tek çıkış yolu olarak sunuldu. Böylece moderniteye övgü düzen düşünürler modernitenin gelişme, ilerleme, kalkınma, sekülerleşme, yani insan ve aklını tutsak kılan her tür dogmalardan sıyrılacağına, insan aklının özgürleşeceğine vurgu yapıldı. Kant’tan bu yana yapılan bu vurgu, akıl, bilim, kalkınma ve ilerlemeyle insanlığın geleceğinin çok parlak ve aydınlık olacağı ile ilgilidir.

Oysa özellikle de 1. ve 2. Dünya Savaşı’ndan sonra modernitenin ya da “akıl çağının” küresel bir kurtuluş olarak insanın selametini sağlamaya yetmediği görüldü. Böylece aklın kılavuzluğundaki modernite, vaat ettiği kurtuluşu sağlayamadığı için, “Varoluşumuzun anlamı nedir” sorusu ortaya çıktı.

 Böylece kalkınma, ilerleme, toplumsal hayatın nimetlerinden faydalanma ve bütün bu önleyemediğimiz insanların topyekûn olarak kendilerini tahrip etmesiyle birlikte düşünürlerde, varoluşun anlamını yeniden sorgulamak gerektiği fikri ortaya çıkmıştır. 

Nitekim 1940’larda varoluşçu-hümanistik felsefe ile psikolojinin giderek hakim hale gelmesiyle, “varoluşsal kaygı” ve “kaygı” kavramları, bütün varoluşçu filozofların ve psikologların temel kavramları halini aldı. Dolayısıyla da “kaygı çağı” kavramının daha çok felsefi anlamda kullanıldığını söyleyebiliriz.


Kaygı insanda yabancılaşma duygusu da yaratmıyor mu? 

Gayet tabii. Eğer psikanalitik bir dille konuşursak, kaygının kaynağının bilinçdışındaki çatışma, halledilmemiş, çözümlenememiş bilinçdışı kompleksler olduğunu söyleyebiliriz. Yalnız bu rahatsızlık durumu toplumun geneline yayılırsa toplumsal armoninin bozulacağına dair endişeli bir sezgi yaygınlaşabilir. Ama bunun her zaman objektif bir nedeni de vardır. Ayrıca bir topluluğun kaygı ile uzun süre yaşaması mümkün değil. Çünkü kaygı benliği çözer ve dağıtır.


Yani, “İstenen düzeydeki kaygı, kişiyi yabancılaşmadan kurtarır” diyebilir miyiz?

Tam tersine kaygı düzeyi yükseldikçe kişi kendi varlığına, benliğine döner. Çevrenin başkalaşımını kaygılıyken göremeyiz. Sanki elinin altından kayıp gidecek gibidir her şey.


Bir yakınını kaybeden insanın duyduğu kaygı gibi mi?

Bunu bireysel planda ve ayrıca topluluk için de konuşmak lazım. Toplumda kaygının en derin, temel kaynağı ölümlü ve fani olmaktır.

Bu durum toplulukça paylaşılan bir duygu ve tedirginlik olduğu için burada anksiyeteden söz edebiliriz. Şöyle diyelim; o toplumun ortak kimliği, ortak bizlik duygusu, değerleri ve tabii o değerler her ne ise onun gerçekçi ya da hayali bir tehdit altında olduğunu hissettiği kaygı durumu toplumun tümüne genelleşebilir.


Ülkede katliamlar yaşanmaya devam ediyor. İşte en son Ankara Katliamı... Bu tür olayların toplumsal psikolojiye etkisi nasıl oluyor?

Böyle travmalara maruz kalan toplulukları değişik kategorilerde değerlendirmek lazım: Birincisi apolitik kesim, ikincisi ise politik kesim. 

Apolitik kesimde olan, yani tamamen bu duruma seyirci kalan, hiçbir politik eyleme katılmamış ama gittiği gösteride yaralanmış ya da kayıp vermiş bir kişinin bu travmaları atlatması zor, psikolojik destek almaları lazım. 

Politik kesimde olan insanların ise travmalarla mücadele etmesi daha mümkün. Çünkü bu kesimde mücadeleye bağlılık ve bir çeşit adanmışlık var. Dolayısıyla bu tür saldırılar sonunda politik insanlar, daha basit bir öç alma duygusuna kapılmıyor da, daha da keskinleşebiliyor. Yine de tabii bu kişilerin de psikolojik desteğe ihtiyacı olabilir.

Kabaca, son dönemde tedhişçi eylemler olan ve büyük kitleleri ruhen etkileyen canlı bomba eylemlerinin önlenememesi durumu, yaratılan travmanın uzun süre devam etmesine yol açıyor, diyebiliriz. Yalnız bu eylemler önlenemez, kontrol edilemez birer doğal felaket değildir. Bu farklı bir şey. Siz bir tsunamiyi, bir deprem olayını önleyemezsiniz, bunlar gerçekten de önlenmesi mümkün olmayan felaketlerdir. Oysa bu tedhişçi canlı bombalar istenirse engellenebilir. 


Travmalar zaman aşımına da uğrar mı? 

Travmalar hiçbir şekilde zaman aşımına uğramaz. Zaman zaman tetiklenir. 


Politik insanların daha kolay atlattığınız söylediniz. Bunu biraz açar mısınız?

Dava insanları bunları göze aldığı için davalarından hiçbir şekilde vazgeçmiyor, yılgınlığa da düşmüyorlar. Saygınlıkları da buradan geliyor. Dünyanın herhangi bir yerinde düzen değişikliği sağlanabiliyorsa, mutlaka bu öncülerin inandırıcılığı ve arkalarındaki kitlesellikle mümkün olabiliyor. 

Dolayısıyla hedef alınan kitle, yani politik eylemlilik içindeki insanlar, bir travmaya maruz kalsa bile durumları apolitik insanların durumundan farklıdır. Derinden etkilenmeleri söz konusu değildir, diyebiliriz.

 

Bir yandan da başka bir politizasyon var. Toplumun bir kesimi, katliamlara sevinebiliyor...

Türkiye toplumu, homojen bir toplum değil, değişik katmanları var. Kabaca yarısından fazlasının olaylardan çok etkilendiğinden eminim; ama yarısı da duyarsız, en az bundan zafer duyma edasına girebiliyor. Yani şunu demeye çalışıyorum: Hiçbir zaman siz karşınızdaki muhalif düşünceye ve bu düşünceyi taşıyan gruplara, onların onurunu ve değerini harcayarak ölümcül bir cezayı reva göremezsiniz. Eğer böyle bir cezayı reva görmüşseniz siz o muhalif düşünceyi taşıyan kişileri kurban olarak görmüş ve dehümanizasyon yani gayri insanileştirme içine girerek öldürmüşsünüzdür. Başka türlü o insanları öldüremezsiniz, onların canına kıyamazsınız. 

Toplumun bir kesiminin, “Bunlar zaten kâfir, bölücü, dinsiz, imansız” diyerek karşısındakileri belli bir kategoriye sokması ve ötekileştirerek onların kayıplarından sevinç duyması veya tepkisiz kalması ise maalesef Türkiye’nin insan profili ve manzarası. Bu durum da insanın ontik yapısından kaynaklanır ve ona ait değerlerin ne kadar sindirilip sindirilmediğiyle alakalıdır. Gerçekten acı bir şeydir.


Uygarlık mı acaba insanları bu kadar tepkisiz hale getirdi? Eğer öyleyse, bu uygarlığın bir çıkmazı mı? 

Yok buna uygarlık demeyelim. Uygarlık, insanlığın ortaklaşa geliştirdiği bütün kültürel, felsefi ve sanatsal değerlerin, tüm insanlığa mal edilmesidir. Onun için uygarlığı bu değerleri koruyarak, insan ruhunu da bu değerlerle işleyerek tanımlamak daha yerinde olur gibime geliyor.


1980 sonrası diasporadaki ikinci kuşak Kürtlerin radikalleştiği söyleniyor, bu konuda ne düşünüyorsunuz? 

Son on yıldır Avrupa’ya gidip geliyorum ve Kürt siyasi hareketinde yer aldım. Ama bu olguyla ilgili bizzat herhangi bir gözlemim olmadı. Onun için böyle bir şeyi doğrudan söyleyemem. Eğer ki böyle bir gözlem varsa ve bu gözlem gerçeğe uygunsa, bu duruma şaşırmamak gerekir. Ama burada yaşayanlardaki, Türkiye’de eşit ve barış içinde birlikte yaşama istek ve arzusunun özellikle sevindirici olduğunu ve bunun da yükseldiğini düşünüyorum. Özellikle HDP projesinde bunu gördük. Ama son yaşananlara baktığımızda bir güvensizlik olduğunu görüyoruz. Bu durum da bizim barış ve Türkiyelileşme projemizi savunmamızda zorluklar çıkarıyor. Bunu itiraf etmeliyiz. Kendi adıma kişisel olarak bu coğrafyada nefret ve kinin sağlıklı bir ruh hali olmadığını düşünüyorum.


Türkiye’de şiddet kültürü devlet kanalıyla tetikleniyor. Basın yayın organları sürekli belli bir tarafı suçlayarak toplumda suçlu budur algısını pekiştiriyor. Buna ne dersiniz? 

Şimdi bu tür durumlarda şiddet çok tartışılan bir şeydir. Eğer ben sürekli haksızlığa uğradığımı düşünüyorsam ve gerçekten de haksızlığa maruz kalmaktaysam bu durumdaki öfke ve kin anlaşılır bir şeydir. Bazen bu nefret, insan onurunu zedeleyecek baskıya karşı çıkışın itici gücü de olabilir. Yani şiddetin yönelmesi olabilir. Fiziksel şiddetin dışındaki sözel şiddet ise neredeyse bu toplumun mayasında var. Mayası derken metafizik bir kavram kullanmıyorum. Bunun tarihsel, kültürel bir arka planı olduğunu söylüyorum. Yoksa, “Türkler zaten şiddete eğilimli bir millettir” derseniz bu üzücü bir anlatım olur. “Tarih boyunca asmış kesmiş” demek değil söylemek istediğim. Toplumda şiddet eğiliminin sorun çözme tekniği olarak görülmesi ve tabii çocuk yetiştirme tarzına kadar yansıdığını söylersek yanlış olmaz. 

Oysa şiddet belli bir gruba ait bir özellik değildir. Yani belli bir etnik gurubu kapsamıyor. Genel anlamda, ister Laz, ister Çerkes, ister Kürt veya Türk hiç kimsede, aşağı yukarı geleneksel aile modeline ve çocuk yetiştirme tarzına bakıldığında şiddetten arınmışlığı görmüyoruz. Dolayısıyla bu bir olgu, bir vaka; ve bu durum, bu coğrafyanın arkasındaki bir sürü tarihsel olayla açıklanabilir. Ve dönüp dolaşıp bu durumun da insanın değeri ve onuruyla alakalı olduğunu görüyoruz.

İnsanın onuru ve değeri hiçbir şekilde çok önemsenmediğinden şiddetten de arındırılmıyor. Ayrıca, “Şiddeti teknik araçlarla devletin elindeki bir takım aygıtlarla önleyelim” demekle de olmaz bu işler. Ama nefret söylemini yasaklama, hukuku ve yasaları düzenleme, politik mücadele çerçevesinde gayet yerinde ve doğru bir tutum olur. 

Şiddeti durdurmak, şiddetin doğurduğu mağduriyeti önlemek için tekrar başka bir şiddete başvurmanın bir metot olup olmadığı dünya siyasi tarihinde halen tartışılan bir durumdur. Ama pasifist bir yolla da şiddet uygulayabilirsiniz.


Demek istediğim şu: Ailede başlayan şiddet kültürü okulda, sokakta hatta eğlencede bile devam ediyor. Devlet her kanalla şiddet kültürünü yayıyor... 

Doğrudur. Dönüp dolaşıp şuraya geliyoruz: “Eğitim şart!” Bu bizi bir yere götürmez. Biz çocuğumuzu geleneksel aile yapısına göre yetiştiriyoruz, bu ise çocuğun değeri ve insanın değeri meselesiyle ilgilidir. Ayrıca şiddet kültürünün, toplumsal tarihsel ve sosyo-politik analizi yapılmadan, “Şiddete karşı okullarda bir eğitim verilsin” demek de çok anlamlı değil.


“Bunun yararı olmaz” mı diyorsunuz?

Mesele o değil. Yani köşeye sıkıştırıldığınızda, yaşam hakkınız elinizden alındığında ya da alındığını hissettiğinizde kendinizi korumak için ister istemez şiddete başvuruyorsanız bu meşru bir şiddet mi, yoksa sizin kınadığınız bir şiddet mi? Bunu kolay kolay ayıramayız. Bunun için tek tek durumlara bakmak gerekir.


Yani biz şiddeti meşrulaştırdığımızda şiddete uğrayan tarafın uyguladığı şiddete haklı diyebiliriz o zaman.

Ben şiddeti her durumda meşrulaştırmıyorum. Çok özel koşullarda insanın onuru ve değeri çiğnenmesinden yaşam hakkının elinden alınabileceği durumlardan yani meşru müdafaadan bahsediyorum.


Peki bu durumların çözümüyle ilgili bir hekim olarak nasıl çözüm önerileriniz olabilir? 

Elbette bunun tıbbi bir çözümü yok. Tek bir çözümü var, o da politik. Çünkü bu durumlar herkesi ilgilendirir. Onun için de toplumsal ilişkiler yeniden düzenlenmeli ve bu düzenlenmenin arkasında da insanın onurunu ve değerini koruyan ilkeler yer almalı. Çünkü demokrat karakterin oluşması biraz buna bağlı. Bu karakter de hemen kazanılabilir bir şey değil ama kazanılabilir. 


Peki nasıl kazanılabilir?

Meşru bir hak mücadelesiyle kazanılabilir. Tabii toplumsal bir dayanışmayla, toplumsal tabanın genişlemesiyle... Bu da aynı zamanda politik mücadeledir. Biz politik mücadeleyi sadece devlete ve siyasete yönelik neredeyse parlamenter mücadeleye indirgiyoruz. Politik mücadele bu demek değildir. Politik mücadele, hayatı dönüştürme mücadelesidir. Çünkü hayat soğuk duvarları olan bir şato değil. Hayatın içinde duygular var, zihniyetler var; ilişkiler, ilişki kalıpları var. Bunları hep yeniden gözden geçirmeden ve topyekûn insan onuruna ve temel değerlerine bağlı bir tahayyül ile oluşturmadan olmaz. Bunun adı politik mücadeledir. Yoksa diğeri parlamenter mücadeledir. 

Ve tabii ki politik mücadele toplumu değiştiriyor, devleti değil. Biz halen, 40-50 yıldır sosyalist hareketin hedefi gibi düşünüp devleti ele geçirmeye çalışıyoruz. Bu Leninist, Stalinist bir modeldir. Amacı öncelikle devleti ele geçirmektir. Bu aynı zamanda Kemalist ideolojinin de paradigmasıdır. 

 Devlet aygıtıyla, devleti ele geçirerek ideal birey ve ideal yurttaş yaratmak... İşte toplum mühendisliği dediğimiz şey de budur ve bu devlete tapınılır. 

Unutmayalım ki biz, uzun yıllar boyunca sosyalist hareket olarak devlet odaklı olarak mücadele verdik. Ama asıl olan hayatı dönüştürmektir. Bugünün özgürlükçü sosyalist hareketi, çağdaş ve tek tek bireylerle olamayacağına göre o bireylerin içinde yaşadığı habitatı değiştirmek ve günlük hayatın her alanına müdahale etmek gerekiyor. Bu da uyanıklık, farkındalık ve bilinç gerektiriyor.

Yoksa bizim işimiz gücümüz barajı geçip parlamentoya şu kadar vekil göndermek değildir. Bu, büyük resmin yaratmak istediğimiz çok küçük bir unsurudur. Bunu da ihmal edelim demiyorum ama oraya odaklandığınızda hayatın diğer alanlarında ıskalanmış oluyorsunuz. Ve farkında bile olmadan her ne kadar şiddete karşı da olsanız bir bakmışsınız ki siz de şiddet dilini kullanmaya başlamışsınız. 


Cengiz Güleç kimdir?

Prof. Dr. Cengiz Güleç, 1982 yılında Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Bölümü’nde doçent oldu. 1988 yılında profesör unvanını kazandı. 1996-1998 yılları arasında, alanında “Anabilim Dalı Başkanlığı” görevini yürüttü.

Güleç, hekimliğinin yanı sıra siyasetten de hiç uzak durmadı. 1999 yılında Demokratik Sol Parti’den Sivas milletvekili seçilen Güleç, mecliste farklı komisyonlarda çalışmalar yürüttü.

Meslek hayatına 2005 yılında kurucu üyesi olarak kuruluşuna katıldığı Madalyon Psikiyatri Merkezi’nde devam eden Güleç’in, yayınlanmış 18 kitabı ve çok sayıda makalesi bulunuyor. Güleç halen, Barış Meclisi, İnsan Hakları Akademisi Bilim Kurulu, Felsefeciler Derneği ve Felsefe Akademisi Üyesi; Hacı Bektaş Anadolu Kültür Vaktı Alevi Enstitüsü’nün ise başkanı.


CENNET BİLEK